Tuygan Çalıkoğlu
Köşe Yazarı
Tuygan Çalıkoğlu
 

Zenginlik ve Yoksulluğun Kökeninde Ne Var?

Zengin ve yoksul ülkeler var dünyamızda, yaşam standartları çok farklı ülkeler. Gelir, eğitim, sağlık ve kamu hizmetlerinden herkesin yararlanması gibi pek çok alanlarda uçurumlar var. Ekonomik ve sosyal fırsat eşitliği yok, adil paylaşım yok, hak ve özgürlükler kısıtlanmış durumda. Ülkelerin ekonomik gelişmişlikleri, ağırlıklı olarak son 200 yılda ortaya çıktı. Bu süreçte zenginleşmeyi başaran ülkelere örnek olarak ABD, Batı Avrupa ve Japonya’yı verebiliriz. Bu ülkeler ne yaptılar da, örneğin500 yıl önce büyük bir zenginliği temsil eden Güney ve Orta Amerika ülkelerinden ya da Çin’den nasıl daha zengin olabildiler? Geçmişlerinde Aztek ve İnka gibi büyük uygarlıklara ev sahipliği yapmış, dolayısıyla gelişmiş bir kültürle yoğrulmuş Güney Amerika ülkeleri varken, neden “Sanayi Devrimi”18. Yüzyılda İngiltere’de başladı?   Nobel ekonomi adayı ve dünyanın en saygın üniversitelerinden MIT öğretim üyesi Prof. Daron Acemoğlu ile Prof. James A. Robinson’ın ülkelerin zenginliği üzerine geliştirdikleri bir teorileri var. Tarım devriminden itibaren ortaya çıkan ekonomik ve siyasal kurumları mercek altına alıyorlar; “kapsayıcı” ve “dışlayıcı” olmak üzere kategorize ettikleri bu kurumlar arasındaki iki farka dikkat çekiyorlar. Birincisi; kapsayıcı kurumlar gelişmenin önünü açarken, dışlayıcı kurumlar gelişmeyi büyük ölçüde engelliyor. İkincisi ise, gelişmeyi yaratan kapsayıcı kurumlar dünyanın her yöresinde ortaya çıkmıyor. Sonuçta kapsayıcı ekonomik ve siyasal kurumlarla, refah arasında güçlü bir bağlantı var. Teorinin ayrıntısına geçmeden önce, verdikleri çok çarpıcı bir örneğe birlikte bakalım.   ABD’deki Arizona eyaletinin Meksika sınırında yer alan Nogales adlı bir kent var. Çitle ayrılmış bu kentin kuzeyi ABD’ye ait Nogales Arizona, güneyi ise Meksika’ya ait Nogales Sonora olarak adlandırılıyor.  Önce Nogales Arizona’ya bakarsak; yıllık kişi başı gelir 30 bin dolar civarında. Gençler okula gidiyor, yetişkinlerin büyük çoğunluğu lise mezunu. 65 yaşın üzerinde bir yaşam süresi var. Bu insanlar devletin sunduğu pek çok ücretsiz hizmetin yanında, yaşlılar için sağladığı yine ücretsiz sağlık sigortasından da yararlanıyorlar. Can ve mal güvenliği, hırsızlık, gasp ya da iş yatırımlarına ve evlerine yönelik bir tehditle karşı karşıya değiller. Bu nedenle kaygı duymadan yaşamlarını sürdürüyorlar. Tabi ki, pek çok yetersizlikler ve zaman zaman ortaya çıkan yolsuzluklar da olsa;  kentin sakinleri hükümetin onların hizmetinde olduğuna dair bir kuşkuları yok. ABD başkanı, belediye başkanı, kongre üyeleri ve senatörleri seçmek için oy kullanabiliyorlar. Demokrasi onlar için doğal bir faaliyet. Kenti ayıran çitin güneyinde yer alan güneydeki Nogales Sonora’ya bakarsak; Meksika standartlarında nispeten iyi durumda olsa da, kişi başı gelir kuzeydeki Nogales Arizona’nın üçte biri düzeyinde. Gençlerin çoğu okulu gitmiyor, yetişkinlerin çoğunun lise diploması yok. Bebek ölümlerinin yüksekliği dikkat çekiyor. Halk sağlığı koşulları yetersiz, bu nedenle kuzeydekiler kadar uzun yaşama şansları yok. Yollar kötü, suç oranı yüksek. İş kurmak ise riskli bir girişim; gerekli izinler alınsa bile, rüşvet vermeden faaliyete başlamak mümkün değil. Kentin sakinleri siyasetçilerin yolsuzluk ve beceriksizlikleri ile neredeyse her gün yüz yüzeler. 2000’den sonra ulaştıkları demokrasi onlar için yeni bir deneyim. Pek çok Meksikalı gibi, Nogales Sonora sakinleri de, ABD- Meksika sınırını geçmek, yeni bir hayata tutunmak için yaşamlarını tehlikeye atıyorlar. İşin ilginç tarafı; çitin iki tarafında çok farklı bir yaşamı sürdüren Nogales sakinlerinin ataları aynı, aynı yemekleri yiyorlar ve aynı müzikleri dinliyorlar. Kısacası aynı kültüre sahipler. Nogales’in iki yarısındaki bu büyük farkları yaratan sadece kenti ayıran sınır. Nogales Arizona ABD’de yer alıyor ve ABD’nin ekonomik kurumlarından yararlanıyor.   Geri kalmışlığın temelinde etkisiz ve yozlaşmış bir devletin varlığını görüyoruz. Yeteneğini sergileyemeyen, hırsı yetersiz, becerisini ve aldığı kadar eğitimi bile kullanamayan bir toplumsal yapı var. Sorunları yaratan siyasal partiler ve onların yaptığı siyaset. Karşılaşılan ekonomik engeller, siyasal gücün küçük bir elit tarafından tekelleştirilip uygulamaya sokulmasından kaynaklanıyor. Kapsayıcı ekonomik kurumları olan ülkelerde, insanlar mesleklerini özgürce seçebiliyorlar, becerilerini geliştirebilmek için eğitim alabiliyorlar, işverenlerini en yüksek teknolojilere yatırım yapmaları için teşvik edebiliyorlar. Onların bu yüksek katma değerleri daha yüksek ücret almalarını sağlıyor. Dahası, demokrasinin işleyişinde söz sahibiler. Bunun sonucunda siyasetçiler, vatandaşı dinliyor ve ihtiyaç duyduğu hizmetleri karşılıyorlar. Dışlayıcı ekonomik kurumları olan ülkelerdeki insanlara gelince, onlar için “şanssızlar” diyebiliriz. Onlar bu dışlayıcı kurumların yarattığı bir dünyada yaşamak zorundalar. Kurumlar arasındaki bu farklılık, yatırım yapmak isteyen girişimcileri ya da kurumları da etkiliyor ve farklı teşvikler sunan kurumlar, vatandaşlarının daha yüksek bir refah düzeye erişmesini sağlıyor. Ayrıca teori, dışlayıcı siyasal kurumlara dayalı büyümenin iki nedenden dolayı sürdürülemeyeceğini dile getiriyor. Birincisi, ekonomik büyümenin gerektirdiği yeniliğin eksikliği. Yenilik eskiyi yeniyle değiştirmek demek. Burada önemli nokta; bu değişimin, siyasetteki mevcut yapıyı istikrarsızlaştıran siyasetçileri de değiştirmesi anlamına gelmesi. Bu aşamada, dışlayıcı kurumlara hâkim olan elitler yaratıcı yıkımdan korktukları için bir direnç göstermeleri söz konusu. Bu nedenle dışlayıcı kurumlara dayalı büyümeler kısa ömürlü olmak zorunda. İkinci neden;  bu dışlayıcı kurumları yöneten elitlerin, toplum üzerinden çıkar sağlayabilmesi için, siyasal iktidarın uğrunda herkesin mücadele verdiği, erişmek istediği bir konumda olmasının gerekliliği. İşte bu süreçte, toplumları siyasal istikrarsızlığa yöneltecek büyük güçler ortaya çıkıyor. Özetle, dışlayıcı kurumlar arasında oluşan sinerji bir kısır döngü meydana getiriyor ve bunun sonucu bu kurumlar kalıcı olma eğilimi sergiliyorlar. Gerek kapsayıcı kurumlar arasındaki verimli döngü, gerekse dışlayıcı kurumlar arasındaki kısır döngü mutlak değil. Bugün bazı toplumlar, kendisini kuşatan dışlayıcı kurumlardan kurtulup, daha kapsayıcı kurumlara geçmeyi başarabiliyorlar.   İngiltere’de ya da Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerdeki insanlar, gücü ellerinde tutan elitleri devirdikleri ve siyasal hakları çok yaygınlaştırdıkları için zenginler. Bu ülkelerde hükümetler vatandaşlarına karşı sorumlu ve duyarlı. Ekonomik fırsatlar, bütün halk kitlelerinin yararlanmasına yönelik olmak zorunda. Günümüz dünyasında böyle bir eşitlik anlayışının yerleşmemiş olmasının tarihsel nedenleri var. Bu seviyeye gelmek için, insanların mücadele etmeleri, daha fazla siyasal haklar kazanmaları ve bu hakları ekonomik fırsatları artırmak için kullanmaları gerekiyor. Sıradan vatandaş için siyasal güce ulaşmak ve toplumun işleyişini değiştirmek zor bir iş. Fakat imkânsız değil. Bu değişimi dünyadaki pek çok ülke gerçekleştirmiş durumda.   Türkiye bakarsak, kapsayıcı kurumların varlığı oldukça sorunlu. Kapsayıcı olamamalarının nedeni, siyasal ve ekonomik alanda fırsat eşitliğinin henüz sağlanamamış olması. Büyük yapısal reformlara ihtiyaç var. Yargı bağımsızlığı hala yok. İş dünyasının temeli diyebileceğimiz “iç hukuk kanalları” büyük ölçüde tıkalı. Türkiye’de zenginleşmek için devletle aranızın iyi olması gerek. Siyaset kısır bir çekişmenin içinde, siyasetin gücünü ise küçük bir kesim elinde tutuyor. Kutuplaşma her düşünceden, herkesi tehdit ediyor. Kürt ve Alevi gibi kitleleri, soyutlamak yerine, tabanın bir parçası haline getirmek ciddi bir ihtiyaç. İktidarı elinde tutanlar, kendi dediklerinin“tek doğru” düşünce olduğuna dair inançlarını artık terk etmeliler. Tabi ki, hala bir iddia sahibi olduklarını düşünüyorlarsa. Başta siyasal partiler olmak üzere, toplumun tüm dinamikleri, toplumun farklı kesimleriyle ile bir iletişim ve etkileşim süreci başlatmalılar. Bu süreçte, iki taraf da birbirine katkı vermeli. Politikalar bu doğrultuda oluşturulmaz ve hayata geçirilmez ise, zengin bir ülke olmak için gerekli kapsayıcı kurumları tesis edemeyiz.   Prof. Acemoğlu’nun; devletlerin, toplumların ve özgürlüklerin geleceğine ilişkin bakışı son dönemde, toplum ile devletin “güç dengesi” üzerinde yoğunlaşıyor. Geçen hafta Türkiye’deydi ve TÜSİAD Yüksek İstişare Toplantısı’na katıldı. Yaptığı konuşmada da vurguladığı gibi, gelişmişlik kriterlerine, devlet ile sivil toplum arasındaki ilişkiyi de katarak, güç dengesine özgürlükler açısından bakıyor. Kafasındaki modelin bir tarafında toplum, diğer tarafında devletin gücü var. “Dar koridor” olarak tanımladığı bu alanın; kontrol altındaki devletin sağladığı refah ile koridorun dışında kalan kaosun, sürdürülebilirliği tartışılabilir büyümenin, normlar, olaylar ve karizmatik kişilikler etrafında şekillendiğini öne sürüyor. Modelde; biri toplumun, diğeri devletin lehinde yaşanan bir güç asimetrisi var. İki şıkta da; silahlı çatışmalar, anarşi ortamı ya da devletin mevcudiyetine karşın, toplumu kontrol edemediğinden kaynaklanan “etkisizliğinin” kaçınılmaz olacağının altını çiziyor. Bu nedenle, toplum ve devletin gücü dengede olmak zorunda.   Sonuç olarak; bir ülkede kapsayıcı kurumları tesis edilmezse, siyasal arenadaki olumlu gelişmelerin ancak kısa vadede rahatlık getirebileceğini ve sürdürülebilir olamayacağını anlıyoruz. Prof. Acemoğlu’nun ülkelerin “gelişmesi” ve “zenginleşmesi” konusunda bize yaptığı önemli uyarıyı dikkate almamız gerek; “Dünyada bugün pek çok insan “iyi niyetli bir diktatör” ya da “iyi niyetli bir otoriter lider” sorunları çözebilir. Onun dediklerini yapalım ve hızlı biçimde gelişelim diye düşünüyor.5- 10 yıl bu şekilde gelişme olsa bile, sistemin bir süre sonra ortadan kalkması kaçınılmazdır.”   Tuygan ÇALIKOĞLU
Ekleme Tarihi: 27 Aralık 2025 -Cumartesi

Zenginlik ve Yoksulluğun Kökeninde Ne Var?

Zengin ve yoksul ülkeler var dünyamızda, yaşam standartları çok farklı ülkeler. Gelir, eğitim, sağlık ve kamu hizmetlerinden herkesin yararlanması gibi pek çok alanlarda uçurumlar var. Ekonomik ve sosyal fırsat eşitliği yok, adil paylaşım yok, hak ve özgürlükler kısıtlanmış durumda. Ülkelerin ekonomik gelişmişlikleri, ağırlıklı olarak son 200 yılda ortaya çıktı. Bu süreçte zenginleşmeyi başaran ülkelere örnek olarak ABD, Batı Avrupa ve Japonya’yı verebiliriz. Bu ülkeler ne yaptılar da, örneğin500 yıl önce büyük bir zenginliği temsil eden Güney ve Orta Amerika ülkelerinden ya da Çin’den nasıl daha zengin olabildiler? Geçmişlerinde Aztek ve İnka gibi büyük uygarlıklara ev sahipliği yapmış, dolayısıyla gelişmiş bir kültürle yoğrulmuş Güney Amerika ülkeleri varken, neden “Sanayi Devrimi”18. Yüzyılda İngiltere’de başladı?

 

Nobel ekonomi adayı ve dünyanın en saygın üniversitelerinden MIT öğretim üyesi Prof. Daron Acemoğlu ile Prof. James A. Robinson’ın ülkelerin zenginliği üzerine geliştirdikleri bir teorileri var. Tarım devriminden itibaren ortaya çıkan ekonomik ve siyasal kurumları mercek altına alıyorlar; “kapsayıcı” ve “dışlayıcı” olmak üzere kategorize ettikleri bu kurumlar arasındaki iki farka dikkat çekiyorlar. Birincisi; kapsayıcı kurumlar gelişmenin önünü açarken, dışlayıcı kurumlar gelişmeyi büyük ölçüde engelliyor. İkincisi ise, gelişmeyi yaratan kapsayıcı kurumlar dünyanın her yöresinde ortaya çıkmıyor. Sonuçta kapsayıcı ekonomik ve siyasal kurumlarla, refah arasında güçlü bir bağlantı var. Teorinin ayrıntısına geçmeden önce, verdikleri çok çarpıcı bir örneğe birlikte bakalım.

 

ABD’deki Arizona eyaletinin Meksika sınırında yer alan Nogales adlı bir kent var. Çitle ayrılmış bu kentin kuzeyi ABD’ye ait Nogales Arizona, güneyi ise Meksika’ya ait Nogales Sonora olarak adlandırılıyor.  Önce Nogales Arizona’ya bakarsak; yıllık kişi başı gelir 30 bin dolar civarında. Gençler okula gidiyor, yetişkinlerin büyük çoğunluğu lise mezunu. 65 yaşın üzerinde bir yaşam süresi var. Bu insanlar devletin sunduğu pek çok ücretsiz hizmetin yanında, yaşlılar için sağladığı yine ücretsiz sağlık sigortasından da yararlanıyorlar. Can ve mal güvenliği, hırsızlık, gasp ya da iş yatırımlarına ve evlerine yönelik bir tehditle karşı karşıya değiller. Bu nedenle kaygı duymadan yaşamlarını sürdürüyorlar. Tabi ki, pek çok yetersizlikler ve zaman zaman ortaya çıkan yolsuzluklar da olsa;  kentin sakinleri hükümetin onların hizmetinde olduğuna dair bir kuşkuları yok. ABD başkanı, belediye başkanı, kongre üyeleri ve senatörleri seçmek için oy kullanabiliyorlar. Demokrasi onlar için doğal bir faaliyet. Kenti ayıran çitin güneyinde yer alan güneydeki Nogales Sonora’ya bakarsak; Meksika standartlarında nispeten iyi durumda olsa da, kişi başı gelir kuzeydeki Nogales Arizona’nın üçte biri düzeyinde. Gençlerin çoğu okulu gitmiyor, yetişkinlerin çoğunun lise diploması yok. Bebek ölümlerinin yüksekliği dikkat çekiyor. Halk sağlığı koşulları yetersiz, bu nedenle kuzeydekiler kadar uzun yaşama şansları yok. Yollar kötü, suç oranı yüksek. İş kurmak ise riskli bir girişim; gerekli izinler alınsa bile, rüşvet vermeden faaliyete başlamak mümkün değil. Kentin sakinleri siyasetçilerin yolsuzluk ve beceriksizlikleri ile neredeyse her gün yüz yüzeler. 2000’den sonra ulaştıkları demokrasi onlar için yeni bir deneyim. Pek çok Meksikalı gibi, Nogales Sonora sakinleri de, ABD- Meksika sınırını geçmek, yeni bir hayata tutunmak için yaşamlarını tehlikeye atıyorlar. İşin ilginç tarafı; çitin iki tarafında çok farklı bir yaşamı sürdüren Nogales sakinlerinin ataları aynı, aynı yemekleri yiyorlar ve aynı müzikleri dinliyorlar. Kısacası aynı kültüre sahipler. Nogales’in iki yarısındaki bu büyük farkları yaratan sadece kenti ayıran sınır. Nogales Arizona ABD’de yer alıyor ve ABD’nin ekonomik kurumlarından yararlanıyor.

 

Geri kalmışlığın temelinde etkisiz ve yozlaşmış bir devletin varlığını görüyoruz. Yeteneğini sergileyemeyen, hırsı yetersiz, becerisini ve aldığı kadar eğitimi bile kullanamayan bir toplumsal yapı var. Sorunları yaratan siyasal partiler ve onların yaptığı siyaset. Karşılaşılan ekonomik engeller, siyasal gücün küçük bir elit tarafından tekelleştirilip uygulamaya sokulmasından kaynaklanıyor. Kapsayıcı ekonomik kurumları olan ülkelerde, insanlar mesleklerini özgürce seçebiliyorlar, becerilerini geliştirebilmek için eğitim alabiliyorlar, işverenlerini en yüksek teknolojilere yatırım yapmaları için teşvik edebiliyorlar. Onların bu yüksek katma değerleri daha yüksek ücret almalarını sağlıyor. Dahası, demokrasinin işleyişinde söz sahibiler. Bunun sonucunda siyasetçiler, vatandaşı dinliyor ve ihtiyaç duyduğu hizmetleri karşılıyorlar. Dışlayıcı ekonomik kurumları olan ülkelerdeki insanlara gelince, onlar için “şanssızlar” diyebiliriz. Onlar bu dışlayıcı kurumların yarattığı bir dünyada yaşamak zorundalar. Kurumlar arasındaki bu farklılık, yatırım yapmak isteyen girişimcileri ya da kurumları da etkiliyor ve farklı teşvikler sunan kurumlar, vatandaşlarının daha yüksek bir refah düzeye erişmesini sağlıyor.

Ayrıca teori, dışlayıcı siyasal kurumlara dayalı büyümenin iki nedenden dolayı sürdürülemeyeceğini dile getiriyor. Birincisi, ekonomik büyümenin gerektirdiği yeniliğin eksikliği. Yenilik eskiyi yeniyle değiştirmek demek. Burada önemli nokta; bu değişimin, siyasetteki mevcut yapıyı istikrarsızlaştıran siyasetçileri de değiştirmesi anlamına gelmesi. Bu aşamada, dışlayıcı kurumlara hâkim olan elitler yaratıcı yıkımdan korktukları için bir direnç göstermeleri söz konusu. Bu nedenle dışlayıcı kurumlara dayalı büyümeler kısa ömürlü olmak zorunda. İkinci neden;  bu dışlayıcı kurumları yöneten elitlerin, toplum üzerinden çıkar sağlayabilmesi için, siyasal iktidarın uğrunda herkesin mücadele verdiği, erişmek istediği bir konumda olmasının gerekliliği. İşte bu süreçte, toplumları siyasal istikrarsızlığa yöneltecek büyük güçler ortaya çıkıyor. Özetle, dışlayıcı kurumlar arasında oluşan sinerji bir kısır döngü meydana getiriyor ve bunun sonucu bu kurumlar kalıcı olma eğilimi sergiliyorlar. Gerek kapsayıcı kurumlar arasındaki verimli döngü, gerekse dışlayıcı kurumlar arasındaki kısır döngü mutlak değil. Bugün bazı toplumlar, kendisini kuşatan dışlayıcı kurumlardan kurtulup, daha kapsayıcı kurumlara geçmeyi başarabiliyorlar.

 

İngiltere’de ya da Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerdeki insanlar, gücü ellerinde tutan elitleri devirdikleri ve siyasal hakları çok yaygınlaştırdıkları için zenginler. Bu ülkelerde hükümetler vatandaşlarına karşı sorumlu ve duyarlı. Ekonomik fırsatlar, bütün halk kitlelerinin yararlanmasına yönelik olmak zorunda. Günümüz dünyasında böyle bir eşitlik anlayışının yerleşmemiş olmasının tarihsel nedenleri var. Bu seviyeye gelmek için, insanların mücadele etmeleri, daha fazla siyasal haklar kazanmaları ve bu hakları ekonomik fırsatları artırmak için kullanmaları gerekiyor. Sıradan vatandaş için siyasal güce ulaşmak ve toplumun işleyişini değiştirmek zor bir iş. Fakat imkânsız değil. Bu değişimi dünyadaki pek çok ülke gerçekleştirmiş durumda.

 

Türkiye bakarsak, kapsayıcı kurumların varlığı oldukça sorunlu. Kapsayıcı olamamalarının nedeni, siyasal ve ekonomik alanda fırsat eşitliğinin henüz sağlanamamış olması. Büyük yapısal reformlara ihtiyaç var. Yargı bağımsızlığı hala yok. İş dünyasının temeli diyebileceğimiz “iç hukuk kanalları” büyük ölçüde tıkalı. Türkiye’de zenginleşmek için devletle aranızın iyi olması gerek. Siyaset kısır bir çekişmenin içinde, siyasetin gücünü ise küçük bir kesim elinde tutuyor. Kutuplaşma her düşünceden, herkesi tehdit ediyor. Kürt ve Alevi gibi kitleleri, soyutlamak yerine, tabanın bir parçası haline getirmek ciddi bir ihtiyaç. İktidarı elinde tutanlar, kendi dediklerinin“tek doğru” düşünce olduğuna dair inançlarını artık terk etmeliler. Tabi ki, hala bir iddia sahibi olduklarını düşünüyorlarsa. Başta siyasal partiler olmak üzere, toplumun tüm dinamikleri, toplumun farklı kesimleriyle ile bir iletişim ve etkileşim süreci başlatmalılar. Bu süreçte, iki taraf da birbirine katkı vermeli. Politikalar bu doğrultuda oluşturulmaz ve hayata geçirilmez ise, zengin bir ülke olmak için gerekli kapsayıcı kurumları tesis edemeyiz.

 

Prof. Acemoğlu’nun; devletlerin, toplumların ve özgürlüklerin geleceğine ilişkin bakışı son dönemde, toplum ile devletin “güç dengesi” üzerinde yoğunlaşıyor. Geçen hafta Türkiye’deydi ve TÜSİAD Yüksek İstişare Toplantısı’na katıldı. Yaptığı konuşmada da vurguladığı gibi, gelişmişlik kriterlerine, devlet ile sivil toplum arasındaki ilişkiyi de katarak, güç dengesine özgürlükler açısından bakıyor. Kafasındaki modelin bir tarafında toplum, diğer tarafında devletin gücü var. “Dar koridor” olarak tanımladığı bu alanın; kontrol altındaki devletin sağladığı refah ile koridorun dışında kalan kaosun, sürdürülebilirliği tartışılabilir büyümenin, normlar, olaylar ve karizmatik kişilikler etrafında şekillendiğini öne sürüyor. Modelde; biri toplumun, diğeri devletin lehinde yaşanan bir güç asimetrisi var. İki şıkta da; silahlı çatışmalar, anarşi ortamı ya da devletin mevcudiyetine karşın, toplumu kontrol edemediğinden kaynaklanan “etkisizliğinin” kaçınılmaz olacağının altını çiziyor. Bu nedenle, toplum ve devletin gücü dengede olmak zorunda.

 

Sonuç olarak; bir ülkede kapsayıcı kurumları tesis edilmezse, siyasal arenadaki olumlu gelişmelerin ancak kısa vadede rahatlık getirebileceğini ve sürdürülebilir olamayacağını anlıyoruz. Prof. Acemoğlu’nun ülkelerin “gelişmesi” ve “zenginleşmesi” konusunda bize yaptığı önemli uyarıyı dikkate almamız gerek; “Dünyada bugün pek çok insan “iyi niyetli bir diktatör” ya da “iyi niyetli bir otoriter lider” sorunları çözebilir. Onun dediklerini yapalım ve hızlı biçimde gelişelim diye düşünüyor.5- 10 yıl bu şekilde gelişme olsa bile, sistemin bir süre sonra ortadan kalkması kaçınılmazdır.”

 

Tuygan ÇALIKOĞLU

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve canakkaleaynalipazar.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.