Z kuşağı 1996 - 2010 arasında doğanları ifade ediyor. Milenyum olarak adlandırılan 2000’li yıllar, teknolojinin her alanda kullanılmaya başlandığı bir dönem. Mahalle kültürü dediğimiz; okuldan sonra en güzel oyunların sokakta oynandığı, komşuluk ilişkilerinin çok önemli olduğu, büyüklere saygıda kusur edilmediği, yaşlılara, hastalara elbirliği ile bakıldığı ve sarsılmaz dostlukların oluştuğu dönemi hiç yaşamadı bu kuşak. Akıllı telefon ve tabletlerin dünyasında doğdular, birlikte büyüdüler ve onları adeta vücutlarının bir parçası yaptılar. İnternette uzun saatler geçiriyorlar, sosyalleşmeyi arkadaşlarıyla yüz yüze değil, sosyal medya üzerinden yapıyorlar. Odaklanma sorunları var; bir işe uzun süre dikkat veremiyorlar, vermek istemiyorlar. Ancak aynı anda birden fazla iş yapma yetenekleri çok yüksek. Bireysel hareket etmeyi, kafasına göre takılmayı, ne zaman isterlerse o zaman mola vermeyi seviyorlar. Bu özellikleriyle takım çalışmasına çok uygun değiller. Teknolojiyi yakından takip eden bu kuşağın, analitik düşünme becerisi ve özgüveni yüksek ve her şeyi yapabileceklerine inanıyor. Özgürlükleri çok önemli, sınırlanmasına tahammülleri yok. Sosyal medyadan fazlasıyla etkileniyorlar, hayal güçleri yüksek, içe dönükler ve ilişkileri kısa süreli.
Z kuşağının 2018 Genel Seçimlerinde toplam seçmen içinde yüzde 7olan payı, 2023 seçimlerinde yaklaşık yüzde 20’lerde olacak. Oy dağılımını alt üst edebilecek kadar büyük bir oran bu. Nedenlerini birlikte sorgulayalım; Araştırmalara göre Z kuşağı kendisini genel olarak bir ideolojik gruba ait görmüyor. Yüzde 68,7 gibi çok yüksek bir oran kendisini, Atatürkçü veya muhafazakâr ya da milliyetçi gibi kategorilerde tanımlamıyor. Dahası, herhangi bir partiye yakınlıkda hissetmiyor, siyasal partilere mesafeli, yaklaşımları çok eleştirel.
Onların gözünde siyasal partiler gençleri sadece güç elde etmek için istiyorlar. Esas amaçları; gençleri, kadınlar örneğinde olduğu gibi propaganda sürecinde kullanmak,kamuoyuna şirin gözükmek. Ancak Z kuşağının farkındalığı yüksek; sonucu değiştirebilme gücüne eriştiklerinin bilincindeler. Dahası, kendilerini kullanmak isteyen günümüz siyasetçilerinden daha fazla bilgililer. Bunlar internet kuşağı, ulusal basın, TV kanalları ile hiç işleri yok. Siyasetçiyi de muhatap almıyorlar, dinlemiyorlar bile. Ancak dünya genelinde neler olduğunu izliyorlar, Türkiye ile karşılaştırıyorlar ve ülke gündeminin dünyanın gündeminden ne denli farklı olduğunu görüyorlar. Sorunların nedenleri ve çözümleri üzerine düşünüyorlar ve düşündüklerini özgürce dile getiriyorlar.You Tube üzerinden pek çok ekonomisti, siyasal analisti ilgiyle takip ediyorlar ve onlarla etkileşime giriyorlar, soru soruyorlar, gerektiğinde itiraz ediyorlar. Edilgen değiller yani, seslerini duyurabiliyorlar. Siyasetten talepleri “figüranlık” değil. Kadın erkek ayrımının olmadığı, bilgi temelli siyasetin öne çıktığı bir siyaseti hayal ediyorlar. Bunun için, siyaset alanının genişlemesini, sivilleşmesini ve demokratikleşmesini talep ediyorlar.
Türkiye’de siyasal partilerin tümü geçmiş yüz yılın hâkimparadigmasıyla yönetilen yapılar. Örgütlenme modeli tipik bir dikey yapılanma. Tek tip, homojen insanların yer aldığı, katı hiyerarşiye dayanan bu model otoriter örgütlenmeyi ifade ediyor. Bilgi toplumunun yassı yapılanmasından eser yok. Verimlilik bu nedenle çok düşük, bu yüzyılda başarı şansı hiç yok. Çünkü bu modelde analitik düşünen, sorgulayan, soru soran, itiraz eden insan tipine yer yok. Yöneticiler mevcut eğitim sisteminin ürünü; itaat eden, asla itiraz etmeyen insanlar. Sistemden beslenen, dolayısıyla sistemi eleştiremeyen insanlar. Hedefledikleri mevkie gelmek için, mevcut sisteme koşulsuz itaat ediyorlar. Ses çıkarma şansları yok. Bu durum siyasetin insan kaynakları sorununu ifade ediyor. Türkiye’nin yönetilememesinin temelinde de bu gerçek var: Liyakatsizlik. Hem siyasette hem kamu yönetiminde liyakatsizlik. Kerameti, kendinden menkul yönetici elitlere(!) yakınlığınıza göre bir yere gelme şansınız var. Şimdi soruyu soralım; böylesine köhnemiş, çağdışı bir yapıda Z kuşağının yer alması mümkün mü? Diyelim ki sembolik olarak yer verildi, inisiyatif alabilirler mi?

Tek çözüm var, o da siyasal partilerin top yekûndönüşümü. Tabi ki genç kuşağın enerjisini, bilgisini, farklı bakış açısını ve temsil ettikleri büyük kitleyi yanlarında görmek istiyorlarsa, içlerine sindirebiliyorlarsa. Gençler topluma tepeden bakan, her şeyi bildiğini sanan, büyük ölçüde geçen yüzyılı temsil eden, çatışan, bağıran ve kavga eden insanlarla yanyana gelmek istemiyorlar. Şiddet yanlısı değiller; efelenmek, meydan okumak onların kültürlerinde yok. Sıfatı, statüsü kim olursa olsun, kimseyi uzun süre dinlemeye tahammül edemiyorlar,onların dünyasında böyle konuşmalara yer yok. Çok haklılar, çünkü bu tür konuşmalar,“kendi kendine konuşma yapmak” demektir ve iletişim biliminde hiç bir karşılığı yok. Gençler etkileşim istiyorlar, yani iletişim sürecinde iki tarafın birbirini özenle dinlemesini ve doğru anlamasını istiyorlar. Onaylanmak da şart değil; tarafların birbirine anladığını ifade etmesi yeterli. Siyasal partilerin haftalık grup toplantılarına bakarsak, tirajı komik bir ritüelin her hafta tekrarlandığını görüyoruz. Genel Başkan salona giriyor, herkes ayağa kalkıyor ve alkışlıyor. Konuşma yaparken sık sık, yine herkes ayağa kalkıyor ve alkışlıyor. Konuşmasını bitiriyor yine herkes ayağa kalkıyor ve alkışlıyor. Sonra ne oluyor? Toplantı bitiyor. Milletin temsilcisi sıfatını taşıyan koca koca milletvekillerinin birisi kalkıp da,kendi bakış açısını dile getirmiyor, getiremiyor.Demokrasi bu değil. Üniversite yıllarımda TBMM’deki grup toplantılarına sık sık gider veyapılan konuşmaları dinlerdim. Sadece genel başkanlarkonuşmazdı o zamanlar, milletvekilleri söz alır ve bizzat genel başkanın önünde görüşlerini açıklarlardı. Şimdi herkes ya “uslu çocuk” ya da hiç kimsenin “farklı bir bakış açısı” yok. Bilgi toplumunda böyle siyaset olmaz. Bu yapısı ile siyasal partileri sadece Z kuşağı değil, Y kuşağı da dinlemez.
Z kuşağı sürdürülen siyasetin gerçeklikten ne denli uzak olduğunu görüyor, bu nedenle ana akım medya ve TV kanallarıyla ilişkileri yok. Farklı görüşlerin müzakere edildiği, bilgili insanların konuştuğu süreçlerle ilgileniyorlar. Kendi akıllarıyla karar almak istiyorlar, başkalarının aklıyla değil. Siyasal parti tercihleri günümüzde babadan oğula geçmiyor artık. Miras olmaktan çoktan çıktı. Özgürleştiler. Anne babalarının görüş ve tercihlerinden çok farklı duruşlar sergileyebiliyorlar. Kararlarını değiştirme esnekliğine sahipler. Bunlar kulluğu terk etmenin, birey olmanın göstergesi. Gençler, geçmişten gelen siyasetçiyi “baba” olarak gören anlayışı da reddediyorlar. Siyasal partilerin; “Gençlik Kolları” ve “Kadın Kolları” gibi tali organizasyonlarına da karşılar. Çağ bilgi çağı ve bilgi en büyük güç. Bilginin sahibi de teknolojiyi daha iyi kullanan gençler. Dolayısıyla gençlerin yeri tali organizasyonlar değil, ana kademeler olmalı. Artık gençlerin görevi;geçmişte olduğu gibi, afiş ve poster asmak, slogan atmak, mitinglerde kalabalık oluşturmak olamaz. Siyasal partilerin en temel sorunu zihinsel olarak yaşlanmaları, gençleşmeyi başaramamaları, bunun sonucudemokratikleşememeleri.
Siyaset Bilimci ve Araştırmacı Nezih Onur Kuru’nun Mart 2021 çalışmasına göre; 2023 seçimlerinde 64 milyon seçmen oy kullanacak. Toplam seçmenin yüzde 51,1’ini, yani yarısından fazlasını,Y Kuşağı (1980 - 1996) ile Z Kuşağı (1996-2010) oluşturuyor. Y kuşağı da öyle kolay yönetilecek bir kuşak değil. Çocukluklarının son döneminde internetle tanıştılar ve oldukça uyum gösterdiler. Mizah duyguları yüksek, yaratıcı ve zeki olan bu insanlar Z kuşağı gibi analitik düşünen, sorgulayan nitelikli insanlar. Kamuoyu araştırması yapan şirketler, Y kuşağına kısmen ulaşırken. Z kuşağı ile etkileşimleri yok denecek düzeyde. Buna rağmen,“kararsızlar”diye tanımladıkları “bir partiyi desteklemeyen” kesimi mevcut partilere dağıtıyorlar. Bu hesaplama tümüyle yanlış. Buna itibar edenler büyük bir şok yaşayacaklar. Çünkü 2023 seçiminin kazananları,kesinlikle gençleri siyasetin odağına yerleştirenler olacak.
Tuygan ÇALIKOĞLU
