Metropol Araştırma’nın Genel Müdürü Prof. Özer Sencar geçtiğimiz hafta çok çarpıcı açıklamalar yaptı. Araştırmalarında; oy verme davranışını en çok etkileyen birinci faktörün ekonomik şartlar; ona çok yakın ikinci faktörün ise, güçlü, karizmatik lider olduğunu söylüyor. Üçüncü faktör ise siyasal kutuplaşma ya da farklılıklar. Normal bir seçmen için ekonomik şartlar, liderliğe göre daha belirleyici, ancak Türkiye özelinde bu durum oldukça farklı.
Erdoğan, Rusya- Ukrayna savaşında sergilediği performansı ile liderliğini öne çıkardı. Bu iki ülke arasında ateşkesi sağlamak için inisiyatif aldı ve girişimlerde bulundu. Dahası, ABD, AB ve Rusya liderleri Erdoğan’ı muhatap aldılar. Bunlar dış politika sergilemekten çok, Erdoğan’ın güçlü liderliğini ortaya koyma hadisesiydi ve başarılı da oldu. Nitekim kamuoyu araştırmalarında 3 puanlık bir yükseliş yakaladı. Üstelik Ak Parti’nin yükselişini sağlayacak hiçbir olumlu gelişme olmadığı halde, bu seçmen desteğini yakaladı. Erdoğan’ın eski “güçlü lider” imajını yeniden kazanma konusunda mesafe aldığını söyleyebiliriz. Geçen haftaki Metropol araştırmasına göre, Ak Parti’den ayrılan yaklaşık 10 puanlık seçmenin yarısının Ak Parti’yi terk etmediği anlaşılıyor. Bu gelişme hiç beklenmeyen bir durum ve muhalefetin üzerinde çok düşünmesi gerek. Ancak, muhalefet çevrelerinden bu gelişmeyi görmezden gelen açıklamalar yapılıyor, “dış politika karın doyurmaz” deniyor. Büyük talihsizlik.
Cevap bulmamız gereken sorular var. Yoksulluğun derinleştiği, gelir adaletsizliğinin arttığı, işsizliğin herkesi tehdit ettiği, halkın yüzde 85’inin gelirlerinin giderlerini karşılayamadığı Türkiye’de, iktidardaki Ak Parti nasıl oluyor da hala birinci parti konumunda? Her gün artan fiyatların yaşamı çekilmez bir hale getirdiği ortadayken, halk kötü ekonomi yönetimi nedeniyle Ak Parti’ye neden tepki vermiyor? Ya da muhalefet beklediği ilgiyi neden bir türlü yakalayamıyor? Seçmenin güvenini neden kazanamıyor, umut yaratamıyor?
Ak Parti 2015 sonbaharında oyunu yüzde 50’ye çıkardı. Bugün ise; kararsızlar dağıtılmadan yüzde 25- 26, kararsızlar oransal dağıtıldığında da yüzde 32- 35 oyu var. Bu yüzde 25’lik seçmen Erdoğan’la büyümüş bir kitle. Sencar’a göre; bu kitlenin Erdoğan ile bağı sadece ekonomik değil, çok güçlü “siyasal ve inanç” bağları var. Bu nedenle; ekonomideki herkesi derinden etkileyen kötüleşmeye rağmen, Erdoğan’ı suçlamıyorlar.Onlara göre; bu durumu yaratan dış güçler ya da CHP.Ak Parti’yi terk eden yaklaşık yüzde 20- 25’lik kitle ise, genel olarak merkez sağdan gelen seçmen. Yani, Doğru Yol ve Anavatan’dan gelenler. Sencar bu kesimin iktidarı; para, çıkar ve kaliteli yaşam olarak gördüğünü ve Kasım 2015’den sonra Ak Parti’yi terk etmeye başladığını söylüyor. Kalan yüzde 25’lik çekirdek kitle Erdoğan’a adeta tapıyor ve kopması imkânsız bağlara sahip. Bu kitle aynı zamanda, başından itibaren farklı isimlerle “yardımlar” alıyor. Bu insanların ellerindekilerini kaybetme korkusu var. Bu nedenle; CHP’nin “Biz daha fazlasını yapacağız” demesine kulak asmıyorlar. Bu insanlardan“normal seçmen” davranışını beklemek gerçekçi değil. Sencar’ın konuyla ilgili söyledikleri çok düşündürücü; ”Bu insanlar kötüleşen ekonomiyi zihinlerinde normalleştirdiler.” Geçtiğimiz Eylül ayında, TÜİK rakamlarıyla yüzde 19 olan enflasyon, bugün yüzde 61’e yükseldi. Böyle bir yükseliş dünyada yok. Ancak bu insanlar böylesine yüksek bir enflasyonla yaşamaya, sürünse bile tepki vermiyorlar. Kaldı ki; gerçek enflasyon ENA’ya göre yüzde 141’lerde. Temel ihtiyaç maddeleri, yani vatandaşın asıl harcamalarını oluşturan gıda, enerji, ulaşım vs. gibi mal ve hizmetlerin enflasyonu yüzde 200’lerin üzerinde seyrediyor.
Erdoğan’ın bir ölçüde yeniden kazandığı güçlü lider imajının sonucu olarak, Batı’dan gelmesini beklediği para var. Eğer bu parayı elde ederse, baskın seçim gündeme gelebilir. Kur korumalı mevduatın kuru baskıladığı, ancak bunun sürdürülebilir olmadığını herkes gibi o da görüyor. Hazinenin üstüne getirdiği devasa yüklere karşın, zaman kazanmak için bunu sürdürmek zorunda. Bu arada kur baskılanmasa, bugünkü enflasyon en az ikiye katlanacak. Yani hiper enflasyon. Sonuç olarak Erdoğan bu gerçekler ışığında, sonbaharda seçime gidebilir. Gayet rasyonel bir düşünce, aksi takdirde zaman aleyhine çalışacak ve hiçbir şansı kalmayacak. Merak edenler varsa, yeni Seçim Yasası’nın da hiç bir önemi yok. Bu değişiklik olmadan da seçime gider. Mesele Erdoğan’ın seçimi kazanacağını anlaması meselesi. Bunu gördüğü anda derhal seçime gidecektir.
Şimdi muhalefetin bütün bu gelişmeler karşısında ne yaptığına bakalım. Parlamenter Sistem üzerinde görüş birliği olan, ancak aralarında Millet İttifakı’na dâhil olmayan partilerin de yer aldığı altı parti lideri 27 Mart’ta üçüncü kez bir araya geldi. Ancak, bu toplantıların kamuoyunda bir heyecan yarattığını söylemek zor. Zaten Metropol araştırması, vatandaşın yüzde 40’ının toplantıdan habersiz olduğunu gösteriyor. Düşünebiliyor musunuz? Siyasal tarihimizin en önemli seçimine hazırlanan ve Erdoğan’ın yerine iktidar olmak isteyen altı parti liderinin toplantısından, vatandaşın yarısına yakınının haberi bile yok. Vahim bir durum ve asla kabul edilebilir değil. Daha vahimi, toplantıyı çok olumlu bulanların da ne konuşulduğu hakkında bir şey söyledikleri yok. Zaten ortada ne bir aday var ne de Türkiye’nin sorunları üzerine uzlaşma sağlanmış bir reçete. Yapılan sadece sistemsel tartışmalar. Hatta bunun stratejik bir tercih olduğu, bilinçli yapıldığı da söyleniyor. Muhalefetin yıpranmamak için aday açıklamayı geciktireceği, ekonomik sorunlarla ilgili çözümleri dile getirmeyeceği, bu nedenle de işi ağırdan aldığı söyleniyor. Bütün bunlara, kendi içinde tartışmalara muhatap olmama, bölünmeme gibi kaygı alanlarını da ekleyebiliriz.

Halkın talebi ise; sorunlarına bir an önce çare bulunması, güven duyacakları bir adayın gecikmeden ortaya çıkması, söylemiyle heyecan vermesi ve umut yaratması. Ancak muhalefet partilerinin üzerine yoğunlaştıkları bürokratik işleri bu hızla bitirmeleri seçimi bulacak gibi. Bu nedenle; parti liderlerinin bir masa etrafında bir araya gelmeleri, saatlerce konuşmaları heyecan yaratmıyor, kamuoyunun ilgisini çekmiyor. Sencar, bu altı genel başkanın bürokratik tartışmaları bir an önce bitirerek, asıl mesele olan liderlik üzerine odaklanmaları gerektiğini söylüyor. Kamuoyunda “seçim demek “lider demek”. Çok haklı. Çünkü seçimin sonucunu liderler belirliyor. Erdoğan’ın karşısına çıkacak adayı ilan etmeden heyecan yaratmak mümkün değil. Ayrıca kamuoyu araştırmalarına göre; halkımızın Parlamenter Sistem ile ilgili bir ısrarı yok; Parlamenter Sistem de Başkanlık Sistemi de olabilir. Karnını doyurmak, iş bulmak istiyor halkımız. Mesele yapmak istediklerinizi halka anlatmak ve onu inandırmak. Bu da adayın işi, parti liderlerinin değil. Muhalefet çok yavaş ve lidersiz ilerliyor. Sorun burada. Parti liderleri var, ancak seçim sürecini yönetecek “asıl lider” yani aday yok. Çünkü adayı son aşamaya kadar ortaya çıkarmak istemiyorlar. Sencar bu tercihin yapılmasında, partilerin aday belirleme sürecinde pazarlık yapma beklentilerinin olduğu düşüncesinde. Ancak gecikerek seçimi riske soktuklarını görmek zorundalar. ABD’de başkanlık seçimi iki yıl önceden başlıyor. Adaylar kendilerini ve yapmak istediklerini halka anlatarak seçime gidiyorlar. Muhalefetin 3- 4 aylık bir propaganda ile seçim kazanması çok zor. Adaya en az bir yıl zaman verilmesi gerek. Sencar’a göre; aday seçim tarihi belirlendikten sonra ilan edilecekse, bu ya iş bilmezliktir ya da Cumhurbaşkanlığını Erdoğan’a hediye etmektir.
Bunları niye yazdım? Metropol Türkiye’nin en saygın, en güvenilir kamuoyu araştırma şirketlerinden biri. Prof. Sencar’ın yönetiminde çok değerli nesnel analizler yapıyor ve kamuoyu ile paylaşıyor. Altı parti Sencar’ın nesnelliğinden kuşku duymamalı ve açıklamaları ciddiye alarak süreci gözden geçirmeliler. Seçimi kazanmak istiyorlarsa bunu yapmaları şart.
Muhalefet partilerinin adayı hangi kriterlere göre belirleyecekleri çok önemli. Bir kere bu iş parti yönetmekten farklı bir şey. Liderlik gerek. Liderlik yenilik ve süreç başlatma ile ilgili bir kavram. Lider yaratıcı olmalı, uyum sağlamalı ve çabuk davranabilmeli. Yöneticilik işleri doğru yapmak demek, liderlik ise doğru işleri yapmak. Doğru işler bir hedefi, bir vizyonu ifade eder. Yöneticilik sistemlerle, denetimlerle ve süreçlerle ilgili, liderlik ise güven ve insanlarla. Sonuç olarak; muhalefet partilerinin güdümündeki bir adayın “liderlik” performansı sergilemesi hiç kolay değil. Altı parti lideri hiçbir komplekse girmemeli ve bu gerçeği akıllarından çıkarmamalı.
Muhalefet, Macaristan’da geçen hafta yapılan çarpıcı seçim sonuçlarını da iyi analiz etmek zorunda. Erdoğan’a benzer özelliklere sahip ve otoriter bir yönetimi temsil eden, 12 yıllık iktidarın sahibi Viktor Orban seçimi yeniden kazandı. Muhalefet hiç beklemiyordu ve şok oldu. Liberal, sol, sosyal demokrat başta olmak üzere değişik eğilimli altı muhalefet partisi Orban’a karşı ittifak oluşturmuştu, adayı da önseçimle belirlemişlerdi. Fakat başarılı olamadılar. Çünkü halkın ne düşündüğünü, onun duygularını ve beklentilerini doğru okuyamadılar. Macaristan’da, otoriter yönetim anlayışını her geçen gün artıran Orban bir kez daha seçim kazandı. Araştırmalarda iktidar ile muhalefet arasında fark en fazla iki puan çıkıyordu. Sandık sonuçları ise, araştırmalarda yüzde 16’larda olan kararsızların belirleyici olduğunu ortaya koydu. Macaristan’da medyanın önemli bölümü, Türkiye’de olduğu gibi hükümetin kontrolünde. Başbakan Orban seçim sürecinde devlet olanaklarını sonuna kadar kullandı ve seçimden hemen önce yeni seçim yasasını çıkardı. Durumun Türkiye ile ne denli benzerlikler gösterdiği ortada. Türkiye’de muhalefetin çıkarması gereken çok dersler var bu seçimden. Birincisi muhalefetin başkan adayının yetersizliği, halkın desteğinin olmaması. İkincisi ise; muhalefet partilerinin Orban karşıtlığı üzerinde yoğunlaşarak, etkili bir programı sunamamış olmaları. Bu arada Macaristan ekonomisi, Türkiye kadar kötü olmasa da, çok iyi durumda değil. Ancak Orban’ın 12 yıllık iktidarı boyunca vatandaşın refah düzeyini sürekli olarak yükselttiğini de belirtmek gerek. Sonuç olarak Macarlar, muhalefet partilerinin oluşturduğu ittifakın, siyasal ve ekonomik şoklar yaratabileceğini düşündüler ve hiç denenmemiş muhalefete oy vermemeyi tercih ettiler.
Muhalefet partileri ihtiyaçlar ve gelişmeler doğrultusunda stratejilerini gözden geçirerek, Haziran ayına kadar ortak “Cumhurbaşkanı Adayını” ilan etmeliler. Bu aday kamuoyu araştırmalarında “kazanacak” adaylar arasından seçilmeli, “kazanabilir” değil. HDP ilk turda aday çıkartmadığı takdirde muhalefet adayının kazanması sürpriz olmaz. Ancak çıkartırsa, ikinci turdaki olasılıklar hesapları alt üst edebilir. Muhalefet adayı en az on puan önde olmalı, yoksa seçimde nelerin olacağını kestirmek kolay değil. CHP’nin talebi üzerine Metropol Araştırma’nın, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimiyle ilgili, son hafta yaptığı anket çalışmasını hatırlayalım. Mansur Yavaş yüzde 20 ileride olduğu seçimi, ancak yüzde 3 farkla kazanabildi. Buradaki sorunun temelinde sandık güvenliğinin eksikliği yatıyor, çünkü yüzde 45 oranında ıslak imzalı tutanak yoktu. Ancak, oy farkı artıkça, sandık sonuçlarını değiştirmenin ne denli zorlaştığını da unutmayalım.
Tuygan ÇALIKOĞLU
