Süleyman Demirel’in çok kullandığı “Tencere iktidarı götürür” sözünün benzerleri, dünyada da çok yaygın. Ancak Ak Parti, 20 yılın üzerinde iktidarda olduğu, özellikle 2018’den sonra çok ağırlaşan bir ekonomiye rağmen seçimi kaybetmedi ve zor şartlara rağmen bir kez daha kazandı. Dolayısıyla “tencere teorisi” teori bu kez çöktü. Neden çöktü? Dört temel faktör var belirleyici olan. Birincisi; Türkiye’de ciddi bir “kutuplaşma” var. Dışında kalan sınırlı sayıda seçmen ise belirleyici olamıyor. İkincisi; “Medya” neredeyse tümüyle iktidarın kontrolünde ve halka“doğru” bilgi verme misyonunu yerine getirmiyor. Üçüncüsü; Erdoğan’ın iktidarı boyunca gerçekleştirdiği alt yapı hizmetlerinden ve başta deprem bölgesi olmak üzere, devlet üzerinden çok ciddi kaynakların aktarılmasından dolayı, büyük bir bölüm seçmenin ”minnettarlığı” var. Dördüncü faktör ki ben bunu en etkili faktör olarak görüyorum; seçmen gözünde Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın çok gerisinde. Yani; seçmenin Kılıçdaroğlu’nun, Erdoğan’dan daha iyi bir performans sergileyeceğine dair bir inancı yok. Bakış açınıza göre bu inancı doğru ya da yanlış bulabilirsiniz, ancak realite bu. Erdoğan seçimi zor da olsa kazandı ve başarısının temelinde bu dört faktör yatıyor. Ancak Erdoğan seçimi kazansa da mevcut politikalarla ekonomiyi sürdürmenin artık imkânsız olduğunu gördü. Sınırlı olarak, yeni bir ekonomi politikasına geçiş için onay verdi ve Mehmet Şimşek’i ikna ederek ekonominin başına getirdi.
Mehmet Şimşek fon yöneticisi olarak uluslararası piyasalarda kabul gören, saygın bir kişi. Atanması yerli ve yabancı yatırımcıda iyimser bir hava yarattı. Çünkü Erdoğan’ın seçim öncesinde görev yapan kurmaylarından çok farklı bir kimlik. Ekonomide, mevcut politikaların tam tersi olan “Ortodoks” politikalar yanlısı, daha bilgili, daha güven veren ve daha deneyimli bir kişi. Önce” isteksiz” de olsa, görevi kabul etti, daha doğrusu etmek zorunda kaldı. Ancak Erdoğan, yeni ekonomiye geçiş için Şimşek’e sınırlı bir hareket alanı veriyor. Yani “ipler” Erdoğan’ın elinde. Ayrıca önümüzde yerel seçimler var ve Şimşek’in “ekonomiyi rayına oturtmak” için gerekli politikaları hayata geçirme şansı neredeyse yok. Dahası, Şimşek bir grupla değil, yalnız geldi. Bakan yardımcıları dışında, istediği atamaları henüz yapabilmiş değil. Eski yönetim, ekonomiyi hala kontrol ediyor. Bütün bu gerçekler, mevcut ekonominin ne denli bir değişime uğrayacağı sorusunu cevapsız bırakıyor.
Türkiye ekonomisinin çözülmesi gereken yapısal sorunları var. 2006’dan bu yana sürdürülen üretim çok “düşük” teknolojiye dayalı. Temel sorun verimlilik. İhracatımız çok düşük katma değerli mallardan oluşuyor. Kurumsal yapıda sorun var, yolsuzluklar büyük. Kaynaklar ağırlıklı olarak inşaat sektörüne aktarılıyor. İnşaat dışında yatırımlar neredeyse yok. İşgücü niteliksiz, yani düşük katma değerli. Eğitimin kalitesi, bu ihtiyacın karşılanmasına engel. Yüksek verimlilik, yüksek karlılık için “yüksek” teknolojiye dayalı üretimlere yatırım yapmamız gerek. Kurumların “yeniden” yapılandırılması, yargının “bağımsızlığı”, bankaların kredi verirken“rasyonel” davranması gibi, pek çok yapısal sorun var. Bunlar hemen altından kalkılacak meseleler değil. Üstelik Mehmet Şimşek geçmişte de bugünkü görevine gerilmişti. Düşük verimlilik o zaman da sorundu. Olumlu bir süreç için adım attığını ya da atabildiğini görmedik. Geçmiş performansına bakarsak, Mehmet Şimşek’in yeni performansı için “iyimser” olmak kolay değil. Türkiye ekonomisi vasatı temsil ediyor. Bu vasatla nasıl iyileşme sağlanacak? Bunu söylemek gerçekçilik, asla kötümserlik değil. Gerek kamu gerekse özel banka kredileri, hangi ölçütlerle kimlere gidiyor? Bir tek bu sorunun cevabı bile, Türkiye ekonomisinin neden çıkmazda olduğunu anlamamız için yeterli. Ancak Türkiye gerçekten “çok büyük” bir ekonomi, her türlü “yanlışa” karşın büyüyor. Bunun nedeni çok iyi “girişimcilerimizin” olması. Yurt içinde ve dışında dinamik ve genç girişimcilerimizin her türlü zorluğa karşın çok iyi işler başarması. Türkiye ekonomisi vasat, çünkü büyüme potansiyelinin çok altında büyüyor. Bunun yarattığı sorunların başında; “azalmayan” eşitsizlik, “düşük” ücretler var. Asgari ücret olması gerekenin çok altında. Üretkenlik artmadan da asgari ücretin yükselmesini beklemek rasyonel değil.

Ak Parti; Yeni Ekonomi Programı ile yeni bir dönem başlatmayı ve verileri “aşama, aşama” iyileştirmeyi planlıyor. Faizde de tavan yüzde 25 olarak belirlenmiş durumda. Neden? Çünkü bankaların elinde yüzde 10,05 ile alınmış 2 trilyon liralık devlet tahvili var. Bu çok büyük bir sorun. Özel bankalar bunun 720 milyarlık bölümünü elinde tutuyor. Kalanı kamu bankalarında ve sorun oluşturmuyor. Zaten devlet sürekli olarak kamu bankalara para servis ediyor. Gerektiğinde görev zararı yazılıyor, işsizlik fonundan para aktarılıyor. Dahası, iktidarın elinde Sayıştay tarafından denetlenmeden “muaf” bir Varlık Fonu var. Bu nedenle kamu bankalarındaki düşük faizli tahviller sorun değil. Sorun özel bankalarda. Bankalar Birliği toplantısında, özel bankalar bu sorunu Mehmet Şimşek’e dile getirdiler. Ancak Şimşek bir çözüm önermediği gibi, “Geçmiş yıllardaki karlarınızı mahsup edin” tarzında çarpıcı bir cevap verdi. Yani, hükümetin bu tahvilleri geri almak ya da zararı yarı yarıya paylaşılmak gibi bir düşüncesi yok. Plana göre; yüzde 15’e çıkartılan faiz, yılsonuna kadar yüzde 25’leri bulacak. Daha fazlasını vermek çok zor.
Mehmet Şimşek bu şartlarda, üstlendiği işi başarabilir mi? Henüz ekibini bile kurmuş değil, bakan yardımcıları dışında hiçbir atama yapmayı başaramadı. Daha doğrusu izin verilmedi. En önemlisi, Erdoğan eski MB Başkanı Kavcıoğlu’nu, Şimşek’e sormadan BDDK Başkanlığına atadı. Şimşek bu atamayı Resmî Gazete ’den öğrendiğini kamuoyuna açıkladı. Bütün bunlardan Şimşek’in yüksek bir kredisi olmadığını anlıyoruz. Üstelik, Erdoğan’ın“Nas”dan vazgeçtiğini söylemek mümkün değil. Durumu test ediyor ve nihai kararı için Şimşek’in önümüzdeki üç aylık performansına bakacak.
Mehmet Şimşek bugünlerde, yardımcılarıyla birlikte ekonomi programını hazırlıyor. Vergi dilimlerinin yeniden düzenlemesi ve verginin tabana yayılması üzerinde yoğun bir çalışma içinde. Geçmişte de bu konuya sürekli vurgu yaptığını biliyoruz. Bu arada ciddi bir sorun olan KKM hesapları 130 milyar dolara ulaşmış durumda. Tam bir yıkım olan ve gelir dağılımını bozan, servetin adaletsiz olarak el değiştirmesine yol açan KKM nasıl tasfiye edilecek? Hükümet bırakın tasfiye etmeyi, uygulamayı hem de desteklerle, en az bu yılsonuna kadar uzattı. Çünkü başka çaresi yok. Sonbahara dek 30- 35 milyar dolar turizm geliri beklentisi var. Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’dan gelecek paralar da var. Toplam 50 milyar dolar para girişi bekleniyor. Bu para ile dolar kurunda ”istikrar” yaratmayı umuyorlar. Seçim öncesinde “eksi rezervlerle” bile bunu başaran ekonomi yönetimi, bugünkü şartlarda rahatlıkla kuru kontrol altına alabilir. KKM hesaplarında, riskin bir bölümünü de bankalara devrettiler. Önümüzdeki üç ay boyunca Hazine’ye fazla bir yükü olmayacak.
Faiz artırıldığı halde dolar kuru 26 lirayı geçti. Yabancı yatırımcının gelmesine yönelik teşvik için kuru tutmaya da çalışmıyorlar. Hatta artmasından yanalar. Sonrasında düşürecekler. Erdoğan, Azerbaycan dönüşü, Şimşek’in tam tersi açıklamalar yaptı; “Ben faiz konusunda hala aynı yerdeyim” dedi. Ortada yaman bir çelişki var. Yatırımcı ekonomi politikalarında tutarlılık arıyor. Cumhurbaşkanının söyledikleri ile Şimşek’in yapmak istedikleri aynı şeyler değil. Kurumların piyasa ile sağlıklı iletişimleri şart. Şimşek bunu sadece kendisi ve yardımcılarıyla sağlayamaz. Cumhurbaşkanı’nın desteğine muhtaç. Diğer yandan, Şimşek, Batı ile bir köprü kuracak derken, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan’dan borç para girişi yeniden gündeme geldi. Kafaları karıştıran bir durum. Türkiye’nin değişeceğini beklediğimiz rotasıyla ilgili bir “netlik” hala yok. Ak Parti’nin kurmaylarının bu politikalara “müdahale” ettikleri çok açık. Yani Şimşek henüz oyunu kendisi kuramıyor. Kurlardaki yükselme de bu durumun başlıca nedenlerinden biri.
Erdoğan partisinin grup toplantısında, “14- 28 Mayıs’ta elde ettiğimiz psikolojik üstünlüğü yeni hamlelerle sağlamlaştıracağız. Yerel seçimler için “seçim” maratonu başlamıştır. Hedefimiz tüm belediyeleri korurken, son seçimlerde el değiştirenler öncelikli olmak üzere,“daha fazla” belediye kazanmaktır” dedi ve ekledi; “Şımarmadan, rehavete kapılmadan bu kutlu yolda yürümeye devam edeceğiz”. Erdoğan’dan yerel seçimlere dek, ekonomide “radikal” bir değişim beklemenin rasyonalitesi yok. Seçimi kazanmak ve başta “İstanbul” olmak üzere, “CHP’nin kalelerini” ele geçirmek istiyor. Her seçim bölgesine göre ayrı, farklı kazanma stratejileri belirleyecek ve geçmişten farklı olarak “beklentilere” göre adayları sahaya sürecek.
Şimdi bu gerçekler ışığında Mehmet Şimşek’in göreve getirilişini tekrar değerlendirirsek, Şimşek’in temel misyonunun sanki Erdoğan’a zaman kazandırmak olduğunu söyleyebiliriz. Dahası, Şimşek’in kapasitesi ve yetkileri; ekonomiyi rayına oturtacak, iyileştirmeyi sağlayacak nitelikte değil. Bu konuda ortaya atılan bir görüşe de yer vermek istiyorum. Şimşek’in sınırlı yetkilerle beklenenin çok altında kalacak performansına paralel olarak, yerel seçimlerden önce görevine son verilmesi ciddi bir olasılık. Bu görüşe destek giderek artıyor. Dolayısıyla Mehmet Şimşek’in ne zamana dek dayanabileceğini öngörmek imkânsız. Yerel seçimlere kadar ekonomide radikal bir değişiklik beklemek de anlamsız.
Tuygan ÇALIKOĞLU
