Tuygan Çalıkoğlu
Köşe Yazarı
Tuygan Çalıkoğlu
 

Karşılıklı Bağımlılık

Dünya ile bütünleşme sürecinde yaşanan “karşılıklı bağımlılık” ideolojik itirazlara yol açan bir konu. Ülkelerin bu süreçte egemenlik haklarından bazılarını üst organlara devretmeleri, egemenliğin karşılıklı olarak paylaşımı tartışmanın temelini oluşturuyor. Ülkeyi dışa kapatmayı amaçlayan gruplar, ulusal bağımsızlığın ve egemenlik haklarının yitirileceği iddiasını dile getiriyorlar.   Ulusal bağımsızlık sömürge döneminden gelen, Üçüncü Dünya ülkeleri için önemli bir kavram. Büyük bölümü sömürgeleştirilmiş ülkelerden oluşan dünyada,1950’den önce bağımsız ülke sayısı 50’yi geçmezken, bugün 200 civarına ulaşmış durumda. Soğuk savaş döneminin İki kutuplu dünyasında birçok ülke bağımsızlık kazandı, Batılı ülkelerin hegemonyasından kurtuldu. Üçüncü dünya ülkeleri için ulusal bağımsızlığın önemi bu nedenle büyük.   Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan dışındaki İslam ülkeleri 1950’lerden sonra bağımsızlık kazandı. Bu ülkelerin çoğunluğunda tek lidere bağlı, despotik rejimler ortaya çıktı. Bu kategorideki ülkelerde egemenlik anlayışında iki boyut görüyoruz; bir boyutu dış güçlere karşı, diğer boyutu iç güçlere karşı bir egemenlik kavramı söz konusu. İçe dönük egemenlik anlayışı bir grubun kendi toplumuna hükmetmesi demek. Kavramların anlamlarına bakarsak, “Ulusal bağımsızlık”  dış dünyanın vesayeti altına girmemek anlamına geliyor. Egemenlik ise, halkın iradesini, padişahın/ sultanın iradesi yerine koymak demek. Ancak, fiilen milletin egemenliğini söylemek zor. Despotik yönetimlerde, yönetici seçkinlerin devlet alanında mutlak hakim olduğunu görüyoruz. Bu tür yönetimlerde halkın siyasete etki yapabilmesi pek mümkün değil. Siyaset meşruiyetini sistemin mutlak hakimi yönetici seçkinlerden almakta; bu seçkinler ise, toplumu istediği biçimde şekillendirebilmekte. Türkiye’de egemenlik kavramı millete dayanıyor, ancak siyaset saygın bir kurum değil. Siyasetin halkın gözündeki yeri, yıpranmışlığı ortadadır. İlginç olan hemen herkes demokrasiyi tek çözüm yolu görürken mevcut siyaset ve siyasetçilere güvenmiyor.  Batılı toplumlara baktığımızda, egemenlik kavramının geçiş döneminde kullanıldığını görüyoruz. Batılı toplumlarda egemenlik kavramında ifade edilmek istenen; devletler üzerinde Katolik kilisesinin egemenliğine son vermek ve güçlü bir kral ile ülkeyi dış tehditlerden korumak. Bu kavramı siyasal sistemde temel alan Jean Bodin, Thomas Hobbes ve J.J. Rousseau dahil tüm düşünürler yöneticiye; dinin, insanın, milletin, ahlakın, hukukun, tarihin ve kültürün üzerinde yer veriyor. 19.Yüzyılın ikinci yarısında demokrasinin gelişmesiyle birlikte “egemenlik” kavramından çok “katılım” kavramının öne çıktığını görüyoruz. Bir başka deyişle topluma devletin önünde yer veriliyor. Zaten demokrasiyi savunan düşünürlerinin egemenlik kavramını kullanmadığını görüyoruz. Demokrasi sistem olarak bireylere dayanmayı amaçlar; bu nedenle de insan hak ve özgürlüklerinin anayasal güvenceye kavuşmasını öngörür. Bireyleri vatandaş olmanın ötesinde insan olarak değerlendirir. Demokratik sistem temel hak ve özgürlükler, hukukun üstünlüğü, sosyal haklar, örgütlenme olanakları, siyasete katılım, siyasal partiler ve seçmen tavrı ile ilgilenir.   Günümüzde küreselleşme gelir dağılımda yarattığı eşitsizliğin yanında, ulusların egemenlik haklarını da aşındırıyor. Ayrıca, küreselleşme, ekonomik etkilerinin dışında Roland Robertson’un ifadesiyle mekanı sıkıştırıyor. Günümüz bilgi işlem teknolojileri dünyamızı alabildiğince küçültmüş durumda. Mekanın küçülmesine paralel olarak kültür, hukuk, bilimsel bilgi, teknoloji, piyasa vb bütün insanların ortak değerleri haline geliyor. Küreselleşme sürecinin öncülleri ve bu süreçten en çok yararlananlar Batılı toplumlar, ancak küreselleşme bugün bu toplumları aşan evrensel değerlerle gelişiyor. Küreselleşme sürecinde insan en üst değer olarak ortaya çıkıyor ve insana cemaat, aşiret, din, millet, devlet gibi kolektif yapıların önünde yer veriliyor. Bu nedenle bu süreçte insanın temel hak ve özgürlükleri en fazla vurgulanan değer. Küreselleşme sürecinde yaygınlaşan diğer değer ise; “evrensel hukuk” kavramı. İnsanın yaşama hakkı, tercih ve seçme hakkı, mülkiyet hakkı, örgütlenme hakkı, inanç ve düşünce hakkı, ifade özgürlüğü gibi haklar, bu süreçte temel haklar olarak yaygınlaşmakta. Ekonomi, siyaset, hukuk, sanat ve kültürün nihai hedefinin insan olduğu vurgulanıyor. İnsanın yaratıcılığı, insanın mutluluğu, insanın güvenliği bu alanlardaki üretimlerin amacı olarak görülüyor. Tüm insanların evrensel hukuka saygılı, insani ekonomik değerler, sosyal ve siyasal haklardan yararlanmasının bu süreçte mümkün olabileceği düşünülüyor. Küreselleşme sürecinde ekonomik model serbest piyasa ekonomisi, siyasal model ise demokratik sistem. Serbest piyasa ekonomisiyle, giriş ve çıkışlar serbest bırakıldığı için daha düşük fiyatla daha yüksek kaliteli malların tüketilmesi amaçlanıyor. Demokratik sistemde ise bireyler düşüncelerini, özlemlerini, inançlarını, değerlerini ifade edebileceği, yayabileceği, gerçekleştirebileceği ifade ediliyor.   Söz konusu değerlerin küresel düzeyde yaygınlaşmasında, ulusal devletlerden çok ulus üstü aktörlerin rol oynadığını görüyoruz. Bu süreçte uluslararası şirketler ve sivil toplum örgütleri ön plana çıkmakta. Ulusal devletlerin üzerine çıkan küreselleşme dinamikleri, ulusal devletin otoriter yönetim anlayışına karşı çıkmakta, yönetici elitin iradesini uluslararası normlar ve evrensel hukuk ile sınırlamak istemekte. Sonuç olarak ulusal devlete hükmeden, her şeyin üzerinde yer alan yönetici seçkinler yok oluyorlar. Artık hiçbir ulus kendisini dünyadan soyutlama, dünyanın dışında tutma gücüne sahip değil. Küresel dünyada uluslar dünya sitemi içinde yer almak zorunda, dünya sistemiyle bütünleşmek zorunda. Bu süreçte her ulus kendi değerlerini diğer uluslarla paylaşarak zenginleşebilir. Ulusların zenginleşebilmesi dünya ile barışık olmasına bağlı. Bu nedenle ulusların her zamankinden daha çok barışa, diyaloga ve uzlaşmaya ihtiyaçları var. İnsanın mutluluğunu, tercih özgürlüğünü ve güvenliğini istiyorsak; dinsel, ulusal, kültürel hiçbir hareket ulusların ilişkilerini yoğunlaştırmalarına engel olmamalı.   Tuygan ÇALIKOĞLU tuygan@hotmail.com    www.tuygancalikoglu.com.tr   Kaynak: Küreselleşme Toplum Kuramı ve Küresel Kültür, Roland Robertson
Ekleme Tarihi: 27 Aralık 2025 -Cumartesi

Karşılıklı Bağımlılık

Dünya ile bütünleşme sürecinde yaşanan “karşılıklı bağımlılık” ideolojik itirazlara yol açan bir konu. Ülkelerin bu süreçte egemenlik haklarından bazılarını üst organlara devretmeleri, egemenliğin karşılıklı olarak paylaşımı tartışmanın temelini oluşturuyor. Ülkeyi dışa kapatmayı amaçlayan gruplar, ulusal bağımsızlığın ve egemenlik haklarının yitirileceği iddiasını dile getiriyorlar.

 

Ulusal bağımsızlık sömürge döneminden gelen, Üçüncü Dünya ülkeleri için önemli bir kavram. Büyük bölümü sömürgeleştirilmiş ülkelerden oluşan dünyada,1950’den önce bağımsız ülke sayısı 50’yi geçmezken, bugün 200 civarına ulaşmış durumda. Soğuk savaş döneminin İki kutuplu dünyasında birçok ülke bağımsızlık kazandı, Batılı ülkelerin hegemonyasından kurtuldu. Üçüncü dünya ülkeleri için ulusal bağımsızlığın önemi bu nedenle büyük.

 

Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan dışındaki İslam ülkeleri 1950’lerden sonra bağımsızlık kazandı. Bu ülkelerin çoğunluğunda tek lidere bağlı, despotik rejimler ortaya çıktı. Bu kategorideki ülkelerde egemenlik anlayışında iki boyut görüyoruz; bir boyutu dış güçlere karşı, diğer boyutu iç güçlere karşı bir egemenlik kavramı söz konusu. İçe dönük egemenlik anlayışı bir grubun kendi toplumuna hükmetmesi demek. Kavramların anlamlarına bakarsak, “Ulusal bağımsızlık”  dış dünyanın vesayeti altına girmemek anlamına geliyor. Egemenlik ise, halkın iradesini, padişahın/ sultanın iradesi yerine koymak demek. Ancak, fiilen milletin egemenliğini söylemek zor. Despotik yönetimlerde, yönetici seçkinlerin devlet alanında mutlak hakim olduğunu görüyoruz. Bu tür yönetimlerde halkın siyasete etki yapabilmesi pek mümkün değil. Siyaset meşruiyetini sistemin mutlak hakimi yönetici seçkinlerden almakta; bu seçkinler ise, toplumu istediği biçimde şekillendirebilmekte. Türkiye’de egemenlik kavramı millete dayanıyor, ancak siyaset saygın bir kurum değil. Siyasetin halkın gözündeki yeri, yıpranmışlığı ortadadır. İlginç olan hemen herkes demokrasiyi tek çözüm yolu görürken mevcut siyaset ve siyasetçilere güvenmiyor.  Batılı toplumlara baktığımızda, egemenlik kavramının geçiş döneminde kullanıldığını görüyoruz. Batılı toplumlarda egemenlik kavramında ifade edilmek istenen; devletler üzerinde Katolik kilisesinin egemenliğine son vermek ve güçlü bir kral ile ülkeyi dış tehditlerden korumak. Bu kavramı siyasal sistemde temel alan Jean Bodin, Thomas Hobbes ve J.J. Rousseau dahil tüm düşünürler yöneticiye; dinin, insanın, milletin, ahlakın, hukukun, tarihin ve kültürün üzerinde yer veriyor.

19.Yüzyılın ikinci yarısında demokrasinin gelişmesiyle birlikte “egemenlik” kavramından çok “katılım” kavramının öne çıktığını görüyoruz. Bir başka deyişle topluma devletin önünde yer veriliyor. Zaten demokrasiyi savunan düşünürlerinin egemenlik kavramını kullanmadığını görüyoruz. Demokrasi sistem olarak bireylere dayanmayı amaçlar; bu nedenle de insan hak ve özgürlüklerinin anayasal güvenceye kavuşmasını öngörür. Bireyleri vatandaş olmanın ötesinde insan olarak değerlendirir. Demokratik sistem temel hak ve özgürlükler, hukukun üstünlüğü, sosyal haklar, örgütlenme olanakları, siyasete katılım, siyasal partiler ve seçmen tavrı ile ilgilenir.

 

Günümüzde küreselleşme gelir dağılımda yarattığı eşitsizliğin yanında, ulusların egemenlik haklarını da aşındırıyor. Ayrıca, küreselleşme, ekonomik etkilerinin dışında Roland Robertson’un ifadesiyle mekanı sıkıştırıyor. Günümüz bilgi işlem teknolojileri dünyamızı alabildiğince küçültmüş durumda. Mekanın küçülmesine paralel olarak kültür, hukuk, bilimsel bilgi, teknoloji, piyasa vb bütün insanların ortak değerleri haline geliyor. Küreselleşme sürecinin öncülleri ve bu süreçten en çok yararlananlar Batılı toplumlar, ancak küreselleşme bugün bu toplumları aşan evrensel değerlerle gelişiyor. Küreselleşme sürecinde insan en üst değer olarak ortaya çıkıyor ve insana cemaat, aşiret, din, millet, devlet gibi kolektif yapıların önünde yer veriliyor. Bu nedenle bu süreçte insanın temel hak ve özgürlükleri en fazla vurgulanan değer.

Küreselleşme sürecinde yaygınlaşan diğer değer ise; “evrensel hukuk” kavramı. İnsanın yaşama hakkı, tercih ve seçme hakkı, mülkiyet hakkı, örgütlenme hakkı, inanç ve düşünce hakkı, ifade özgürlüğü gibi haklar, bu süreçte temel haklar olarak yaygınlaşmakta. Ekonomi, siyaset, hukuk, sanat ve kültürün nihai hedefinin insan olduğu vurgulanıyor. İnsanın yaratıcılığı, insanın mutluluğu, insanın güvenliği bu alanlardaki üretimlerin amacı olarak görülüyor. Tüm insanların evrensel hukuka saygılı, insani ekonomik değerler, sosyal ve siyasal haklardan yararlanmasının bu süreçte mümkün olabileceği düşünülüyor. Küreselleşme sürecinde ekonomik model serbest piyasa ekonomisi, siyasal model ise demokratik sistem. Serbest piyasa ekonomisiyle, giriş ve çıkışlar serbest bırakıldığı için daha düşük fiyatla daha yüksek kaliteli malların tüketilmesi amaçlanıyor. Demokratik sistemde ise bireyler düşüncelerini, özlemlerini, inançlarını, değerlerini ifade edebileceği, yayabileceği, gerçekleştirebileceği ifade ediliyor.

 

Söz konusu değerlerin küresel düzeyde yaygınlaşmasında, ulusal devletlerden çok ulus üstü aktörlerin rol oynadığını görüyoruz. Bu süreçte uluslararası şirketler ve sivil toplum örgütleri ön plana çıkmakta. Ulusal devletlerin üzerine çıkan küreselleşme dinamikleri, ulusal devletin otoriter yönetim anlayışına karşı çıkmakta, yönetici elitin iradesini uluslararası normlar ve evrensel hukuk ile sınırlamak istemekte. Sonuç olarak ulusal devlete hükmeden, her şeyin üzerinde yer alan yönetici seçkinler yok oluyorlar. Artık hiçbir ulus kendisini dünyadan soyutlama, dünyanın dışında tutma gücüne sahip değil. Küresel dünyada uluslar dünya sitemi içinde yer almak zorunda, dünya sistemiyle bütünleşmek zorunda. Bu süreçte her ulus kendi değerlerini diğer uluslarla paylaşarak zenginleşebilir. Ulusların zenginleşebilmesi dünya ile barışık olmasına bağlı. Bu nedenle ulusların her zamankinden daha çok barışa, diyaloga ve uzlaşmaya ihtiyaçları var. İnsanın mutluluğunu, tercih özgürlüğünü ve güvenliğini istiyorsak; dinsel, ulusal, kültürel hiçbir hareket ulusların ilişkilerini yoğunlaştırmalarına engel olmamalı.

 

Tuygan ÇALIKOĞLU

tuygan@hotmail.com    www.tuygancalikoglu.com.tr  

Kaynak: Küreselleşme Toplum Kuramı ve Küresel Kültür, Roland Robertson

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve canakkaleaynalipazar.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.