Ünlü siyaset bilimci ve teorisyen Robert A. Dahl demokrasilerde siyasal karar sürecinin tek bir yönetici tarafından tekelleştirilmesine karşı çıkar. Demokrasinin temel işlevi bu tekelleşmeyi önlemektir. Dahl, demokrasiyi iki temel değer üzerine oturtur. Birincisi katılım ve temsil hakkıdır. Yani demokrasinin herkesi kapsaması, vatandaşların tümünü içine almasıdır. Bunun ortaya çıkması ise “muhalefet” ile mümkündür. Ancak muhalefetin olması için, insanlara “itiraz etme” hakkının verilmesi gerekir. İnsanlar ihtiyaç duyduğunda, hangi çoğunlukla alındığına bakmaksızın, bütün kararlara özgürce itiraz edebilmelidirler. Robert A. Dahl demokrasinin temel unsurları olan siyasal katılım, siyasal temsil ve itiraz hakkına dayanmayan ya da bunları herhangi bir şekilde engelleyen iktidarların “meşruiyetini” kaybedeceğini söyler.
İtiraz etmek; ortaya konan bir düşüncenin ya da alınan bir kararın “karşıtını” söylemek, o düşünce ya da karara “karşı çıkmak” olarak tanımlanıyor. Ancak Türkiye’de demokrasi bir “mücadele” sonucu kazanılmadı, insanımıza bir “hak” olarak verildi. “Demokrasi bilincinin eksikliği buradan kaynaklanıyor. İnsanımız çoğunlukla;“hayır” demeyi, “itiraz etmeyi” öğrenemedi, “emir kulu” olmayı reddedemedi. Bu nedenle itiraz etme kültürünü sergileyemiyor, gerekli muhalefeti yapamıyor. Türkiye’de “sandığa indirgenmiş” bir demokrasi anlayışı var. Bu demokrasinin en ilkel versiyonu. Çünkü rekabet ortamı ve belli periyotlarla yapılan seçimler, demokrasinin sadece başlangıç aşaması. İfade ve örgütlenme özgürlüğü, çeşitli baskı ve çıkar grupları, sivil örgütler gerçek demokrasinin olmazsa olmazları. Gerçek bir demokrasiyi tesis etmek için bunların varlığı şart.
Türkiye’de bugün “biat” kültürünün baskın bir karakteri var ve” itiraz” kültürünü engelliyor. Halbuki “özümüzde” biat etmek yok. Oğuz Boylarının Anadolu’ya geçiş süreci ve Selçuklu Devleti döneminde, itiraz kültürünün pek çok örneklerini görüyoruz. Halk ayaklanmaları, toplumsal muhalefet, dış mezheplerin başkaldırısı, bu dönemin öne çıkan olayları. Selçuklu döneminin bitmesi ve Moğol işgali sonrası dönemde, Osmanlı Beyliğini bir cihan imparatorluğuna dönüştüren yine itiraz kültürü. Kuruluş ve Yükseliş dönemindeki padişahlar itiraz kültüründen geldiler. Fatih Sultan Mehmet’in henüz on iki yaşındayken, Varna Savaşı öncesi babasına yaptığı itiraz en somut örneklerden; “Hükümdar iseniz ordunuzun başına geçiniz; eğer hükümdar bensem, emrediyorum ordunun başına geçiniz”. Ancak itiraz kültürü 16. Yüzyılın ilk çeyreğinde Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethinden sonra güç kaybetmeye başladı. Padişahın aynı zamanda “halife” olması ile birlikte, Arap Yarımadasındaki egemen biat kültürü Osmanlı’ya taşındı. Oysa aynı dönemde Avrupa’da “Rönesans” ve “Reform” hareketlerinin, itiraz kültürünü iktidar yaptığını görüyoruz. Batı dünyasını zenginleştiren bilimsel ilerlemeler, coğrafi keşifler hep bu dönemde gerçekleşti. Osmanlı’da ise, itiraz kültürü dirense de bu sürçte cılız kaldı. Osmanlı’nın duraklaması, gerilemesi ve çökmesi bu sürecin ürünleri.

Türkiye; Mustafa Kemal’in 1919’da başlattığı Kurtuluş Savaşı ile itiraz kültürünü yeniden iktidar yaptı. Atatürk dönemindeki devrimler, bu itiraz kültürünün eserleri. Çok partili dönemde yaşanan “askeri darbelere” insanımızın verdiği tepkilere bakarsak, itiraz kültürünün özümüzde hep var olduğunu söyleyebiliriz. İlginç bir örnek de Ak Parti’nin 2002’de iktidara gelmesi. Seçmen mevcut siyasete itirazını, TBMM’de bulunan tüm partileri, meclis dışında bırakarak gösterdi. Seçim sonrası, sadece yeni kurulan Ak Parti ile 1999 seçiminde barajı aşamayan CHP meclise girebildiler.
Son yıllarda ise; basının tekelleşmesi, üniversitelerin özerkliğini yitirmeleri, gazetecilerin tutuklanmaları, kamu kuruluşlarının siyasallaşması itiraz kültürü üzerinde yeniden bir “baskı” oluşturdu. Anayasa değişikliği ve OHAL, bu baskının daha da artmasına yol açtı. 15 Temmuz darbe girişimi, terör ve savaşın sınırlarımızı tehdit etmesi, bizi ulusal çıkarlarımızı korumak adına, itiraz kültüründen uzaklaştırdı. Bu durum günlük hayatımıza; adalet sisteminde, ekonomide artan sorunlar ve dile getirilen şikâyetler olarak yansıdı. 2018 sonrasında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte “biat” kültürü tavan yaptı. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin askıya alındığı “Tek Adam” rejiminde,“yargının” siyasallaşması bu durumu yarattı. Türkiye’nin yeniden itiraz kültürünü sergilemesi gerekiyor. Dünya tarihi; kayıtsız, şartsız “bağlılık” isteyen siyasal liderler ile onlara direnen insanların mücadeleleriyle doludur. Medeniyet Tarihinin başlangıcını da bu mücadeleler oluşturur.
Normlar Hiyerarşisi” teorisinin sahibi ünlü hukukçu Hans Kelsen; hukuk normlarını idari kararlar, yönetmelikler, tüzük, yasa ve anayasa olarak sıralar. Bütün hukuk normları meşruiyetini bir üstteki normdan, nihayetinde anayasadan alır. Kelsen bu noktada, “Anayasa ise meşruiyetini ‘ahde vefa’ ilkesinden alır” diyerek “ders” niteliğinde bir açıklama yapar. Toplum ve devlet örgütlenmelerinin temelini ayakta tutan asıl normun ‘ahde vefa’ olduğunu hatırlatır. Özetle hukukun en temel ilkesi ahde vefa, yani verilen sözün tutulmasıdır. Türkçemizde, bu konuda pek çok özlü söz var. Örneğin “Sözünün eri” ya da “Sözü senettir” gibi. Sözüne sadık kalmak, kültürümüzde çok önemli bir erdemdir. Türkülerimize kadar yansımış bir boyutu vardır. Gerek ikili ilişkiler gerekse uluslararası antlaşmalar, verilen sözlerin karşılıklı olarak tutulması esasına dayanır. Dostlukların kurulması ve sona ermesi, kişilerin saygınlık kazanması ve kaybetmesi sürecinde değerlendirme süreci ahde vefadır. Yani verilen söze bağlılıktır. Bu değerlendirmeyi kişiler kadar kurumlara, siyasal partilere taşımamız mümkün. Özetle kişi ya da kurumlar yerine getiremeyeceği sözü vermemeli, verdiği sözü de mutlaka yerine getirmelidir.
Demokrasi salt bir siyasal kavram değil. Yaşamın her alanında hayata geçirilmesi gerekli. Gelişmiş bir ülke olmak için; kendimizle ilgili alınan her türlü karara, gerek duyduğumuzda karşı çıkmalıyız. Bir başka deyişle, bir demokratik hak olan itiraz kültürünü sergilemek zorundayız. Çünkü “Hayır” diyebilmek, “itiraz edebilmek” çok önemli bir demokratik ihtiyaç. Ancak önemli bir nokta var bilmemiz gereken; “olmaz” demek yerine, “nasıl olacağını” tarif etmeliyiz. İtiraz etmek bu sorumluluğu beraberinde getirir. İtirazımızı bir temele oturtmak ve çözüm üretmek zorundayız. Sadece karşı çıkmak ve itiraz etmek yetmez. Karşı fikirlere, farklı bakış açılarına toplum olarak çok ihtiyacımız var. İtiraz kültürünün yaygınlaşması, öncelikle “parti içi” demokrasiyi hayata geçirmemize bağlı. Bu süreci başlatmak, bütün siyasi partilerin ortak sorumluluğu. İktidarıyla, muhalefetiyle bütün siyasal partilere “itiraz kültürüne” nefes aldıracak bir “siyasal iklim” gerekiyor. Bunu başarmamız şart. Aksi takdirde; biat kültürünün bizi götüreceği yeri,“Osmanlı” tecrübesine bakarak görmek mümkün.
Tuygan ÇALIKOĞLU
