Pandemi süreci bildiğimiz yaşamı her alanda kökten değiştirdi. Uyum sağlamak hiç kolay değil. Değer yargıları, yaşam beklentisi, gelecek tahayyülleri, insan ilişkileri başta olmak üzere hemen her şey geride kaldı. Eskiye dönmek de mümkün değil. Yaşam her coğrafyada, her kültürde giderek zorlaşıyor. Pandemi bitiyor derken; yaratılan gıda ve enerji krizinin yanında, anlamsız bir savaş var insanı hayattan soğutan. Yaşanan tam bir insanlık dramı; yoksunluklar, yoksulluklar sürdürülebilir değil. İnsanlar doğal olarak gergin ve saldırgan. Uyuşturucu ve depresyon ilaçları tüketimi tavan yapmış durumda. Ekonomik ve sosyal güvensizlik sonucu bütün dünyada evlilikler azalıyor, boşanmalar artıyor. İntihar vakaları, güven ve refahın en yüksek olduğu İskandinav ülkelerinde bile çok yüksek oranlarda. Gelişmişliğin, mutlu olmak için yeterli bir ölçüt olmadığı anlaşılıyor. Ancak, insanın karşılaştığı tüm zorluklara direnebilme potansiyeli var. Hem de hangi koşullarda olursa olsun. Bu potansiyeli harekete geçirmek için yaşama anlam katan bir faaliyet olmalı. Yaşamı anlamsız bulanlar, boşluğa düşmemek için böyle bir faaliyete sahip olmak zorundalar. Aksi takdirde; saldırganlık, madde bağımlılığı ve intihar gibi sonuçlarla karşılaşmaları kaçınılmaz. Zamanı etkin yönetemeyen herkes, özellikle emekliler ve işsizler ciddi risk altındalar.
Yaşamı geçmişle karşılaştırdığımızda, günümüz insanının daha fazla boş zamanının olduğunu görüyoruz. İlerleyen otomasyon ve yeni teknolojiler, insana kendi iç boşluğunu fark ettirecek bir zamanı mümkün kılıyor. Her koşulda yaşamak için, yaşamına anlam katan bir mücadelesi olmalı insanın. Uğruna yaşamaya değer bir anlamdan yoksunluk, boşluk duygusu yaratıyor. Bu duygunun literatürdeki adı “varoluşsal boşluk”.
Dünyanın en önemli nörolog- psikiyatristlerinden Viktor Emil Frankl (1905- 1997) ünlü kitabı “İnsanın Anlam Arayışı”, varoluş sorunlarına çözüm için bir rehber niteliğinde. Frankl, İkinci Dünya Savaşı sırasında bir toplama kampındaki deneyimlerine dayanarak geliştirdiği “logoterapinin” ilkelerini anlatıyor. Logoterapi “anlam” yoluyla tedavi demek. İnsanın; yaşamında var olan gizli anlamların, ifadelerin farkına varmasını hedefliyor. Frankl dünyayı daha büyük bir hapishane olarak kavramamız için, toplama kampını bir metafor olarak kullanıyor. Varoluşun çetin koşullarında insanı, hayatın anlamını bulmaya çağırıyor.“İnsanı insan yapan nedir?” sorusunu cevaplama çabasında. Hayata bakışı anlamak, yaşamdan beklentileri sorgulamak temel ihtiyaç. Frankl bizim yaşamdan ne beklediğimizi değil, yaşamın bizden ne beklediğini anlamamız gerektiğini söylüyor. Ve bize, umutsuz insanlara bunu aktarma sorumluluğu veriyor. Yaşamın anlamı hakkında sorular sormayı bırakarak, kendimizi yaşam boyunca her an sorgulanan biri olarak görmemiz gerek. Çözüm; konuşan değil, doğru eylem yapan, doğru bir yaşam süren insan olmamızda. Çünkü yapmamız gereken, yaşamın sorunlarına doğru çözümler üretmek ve bireysel sorumluluğumuzu yerine getirmek.
Yaşamın anlamını bulmak için iç dünyamızdan çıkarak, dış dünyayı keşfetmek ön koşul. Bu farkındalığı yakalamak önemli bir aşama. Çünkü “İnsan olma” gerçeği, kişinin kendi dışında bir şeye ya da birisine yönelmesine dayanıyor. Kişinin mücadele edeceği bir davası ya da verebileceği bir hizmetin olması veya seveceği bir insana kendini adaması, kendini gerçekleştirmesi gibi. İnsan bu süreçte kendini ne kadar çok unutursa, o kadar çok “insan” oluyor. Viktor Frankl; vicdan, aşk ve estetik bilincini ruhsal boyutumuzun besinleri olarak tanımlıyor. Ona göre insan ve doğayı sevmek yaşama anlam katan önemli değişkenler.
Hayatımız boyunca yaşama yüklediğimiz anlamlar değişse de, hiçbir zaman kaybolmuyor. Hayatta bütün hedeflerimiz yok olduğunda bile, koşullarımız doğrultusunda; olasılıkları kabul etmeyi öğrenerek, bir eser yaratarak, bir insanla iletişime girerek, onu severek, doğanın güzelliklerini fark ederek, inanç sahibi olarak, estetik değerlere önem vererek kendi tavrımızı özgürce belirleyebiliriz.

İnsanı kuşatan biyolojik, ruhsal ve toplumsal koşullar var. Bu nedenle uğruna yaşanacak bir amacı, bir anlam arayışı olması gerek insanın. Bu bir şekilde engellenirse, varoluşsal bir tehdit ve iç çatışma ortaya çıkıyor. İşte bu aşamada; yani bütün hedefler yok olduğunda, kişinin kendi tavrını belirleme özgürlüğünü ve sorumluluğunu kullanması gerek. Bunun için önünde iki seçenek var; ya kurban rolünü oynayacak ya da saygınlığını koruyarak yaşamını sürdürecek.
Modernitenin,tüketim çılgınlığını teşvik ederek yarattığı büyük tatminsizlikler var. Her şeye çabuk ulaşmanın, her istediğine sahip olmanın getirisi sadece doyumsuzluk. Bu nedenle insanların çoğu hayatlarından şikâyetçiler; zevk alamadıklarını söylüyorlar. Yaşamı onlara göre anlamsız ve bir amaçtan yoksun. Bu insanlar tümüyle tüketime odaklanmış haldeler. Ruhlarını tatmin edemiyorlar. Her şeye kolay erişmek amaçsızlık yaratıyor, bunun sonucunda mutsuzluk da kaçınılmaz oluyor. Günümüzde insan, mutluluğu maddelerde ya da statülerde arıyor. Evi olsun, arabası olsun, iyi bir yaşamı olsun, yüksek sayıda sosyal medya takipçileri olsun, iş yaşamında yönetici olsun vs. Bunlar çoğunluğun yaşam hedefleri. Neden var olduğunu? Neden yaşadığını? Neden öleceğini? Bilemiyor. Dolayısıyla varoluşsal sorunlarla başa çıkamıyor. Çünkü bu soruların cevaplarını, tercih ettiği yaşamda bulması imkânsız.
Hayatı anlamsız bulan bir insan anlamsızlıktan nasıl kurtulabilir? Bu kişinin, kendi hayatının anlamını bulması ile mümkün. İnsanın hayatındaki en önemli motivasyon kaynağı olan anlamı bulması; depresyon, stres, travma, bağımlılıklar, kronik ve ölümcül hastalıklar dâhil pek çok sorunun giderilmesinde ne denli etkili olduğu kanıtlanmış durumda.
Bunu gerçekleştirmek için ilk adım hayatı sorgulamak. İnsan yaşarken, yaşamı değerli kılan“anlamın” ne olduğunu bulmak zorunda. Hayatın en önemli “itici gücü” olan anlamı bulmak temel hedef. “İrade özgürlüğü” işin bir diğer boyutu. Yani, insanın kararlarını kendisinin verebilmesi için, güç ve kapasiteye sahip olması gerektiğini anlaması. Özgürce yaptığı seçimlerin sorumluluğunu da taşımak zorunda.
İnsanın bu sorgulama sürecinde korkularının bilincine varması ve onlarla yüzleşmesi gerekiyor. Başa çıkması bunu başarmasına bağlı. Daha sonraki aşama olan, düşüncelerin farklı yönlere çekilmesiyle, insan var olan sorunlarından uzaklaşıyor. Bir başka aşama, kişinin zor durumlara karşısında verdiği tepkileri irdelemek. Yeni bir yaklaşım sergileyebilmek için bunu yapması gerek. Son aşama, anlam bulma yolunda sorular sormak. Anlam arayışını herkes yapabilir, böylelikle her koşulda hayatın anlamı bulunabilir. Kuşkusuz “hayatın anlamı” herkese göre değişen bir kavram. İnsanın bu farkındalığı yakalaması ve kendisi için hayatın anlamını bulması, varoluş sorunlarının üstesinden gelmesi için temel motivasyon kaynağı.
Biyolojik açıdan bakarsak dünyada bulunmanın rasyonel bir sebep ya da amacı yok. Ancak, hepimizin hayatı daha anlamlı ve doyurucu kılabilmek için, ulaşmak istediğimiz amaçları var. Hayatın nihai bir amaç taşımadığı düşüncesi; bireyin kendi yaşamını değersiz ve anlamsız görmesine yol açmamalı. Birinci felsefi bir bakış açısını yansıtıyor, diğeri ise bir depresyon belirtisi. Pek çok insan hayatın nihai bir amacının olmadığına inanırken, son derece mutlu bir hayatı da sürdürebiliyor. Böyle bir düzende insanlık daha değerli. Çünkü hayatın nihai bir amacı yok, fakat insan kendi hayatının anlamını ve amacını seçmekte özgür.
Bilmeliyiz ki; insanın acılara katlanmasını sağlayan, onun ruhsal özgürlüğü. Acıyı da, kader ve ölüm gibi yaşamın bir parçası olarak görmek zorundayız. Bu bilince sahip insan, en zor şartlarda bile, kendi kaderini belirleyebilir. Zaten, insanın acıyı kabul etmesi ve kendi davasını seçebilmesi yaşamına bir anlam katması demek. Viktor Frankl’in sözüyle bitirmek istiyorum; “Acılarla mücadelemizde insan oluruz ya da insanlığımızdan oluruz”
Tuygan ÇALIKOĞLU
