Türkiye’de ortalama insan ömrü; TÜİK verilerine göre erkeklerde 75, kadınlarda ise 80,5 yıl. Kadınlar 5,5 yıl daha fazla yaşıyorlar. İnsanın ortalama 78 yıl yaşadığı dünyada, hiç bitmeyen beklentileri var. Mutlu ve mutsuz halleri, farklı düşünceleri, hayalleri var. Hep bir anlam arıyor insan. Belirsiz olan varoluş sorununu çözmede, bu anlamın kendisine yardımcı olacağını düşünüyor. Bu beklentiyle ayakta kalıyor. Ancak insan doyumsuz; hep daha fazlasını istiyor, sınır koymuyor. Dahası, sürekli olarak yaşadıklarını sorguluyor ve geleceğini merak ediyor. Neden, niçin sorularıyla bunalıma giriyor, acı çekiyor. Bu duyguları yaratan, çıkarttığı anlamlar. Yani, bu anlamların yarattığı ruh halleri.
Hayat akıp giden bir süreç. İnsan bu süreçte neler yapıyor? Yaptıkları hayatını kolaylaştırıyor mu? Yoksa daha da karmaşık hale mi getiriyor? İnsan çıkardığı anlamalara tutunarak yaşayan tek canlı. Hayatını böyle şekillendiriyor. Genelde ortaya çıkan “tek” anlam, yaşamın bir karmaşa, bir arayış çabası olduğu. Her şeyi anlamlandırmaya çalışmak, bunun için çabalamak ne denli doğru? Çözüm; yaşamı her haliyle kabullenmek ve yaşamaya devam etmek mi?
Dr. Deepak Chopra “En Az Çaba Yasası”’nı açıklarken doğanın mükemmel zekâsına dikkati çeker. Çaba olmaksızın mükemmel işleyişini dile getirir. Doğada büyüme süreci kendiliğinden gerçekleşir; otlar yeşerir, ağaçlar çiçek açar, hayvanlar doğar ve hareket etmeye başlar. Örneğin, balıklar yüzmek için çabalamaz, sadece yüzerler, kuşlar uçmaya çabalamaz, sadece uçarlar. Dünya kendi etrafında dönmek için çabalamaz, dönmek dünyanın doğasıdır. Hayalleri çaba harcamadan, kolaylıkla gerçekleştirmek de insanın doğasıdır.
Bu hedefe ulaşmak için ilk aşama kabul etmektir. Durumlar ve koşullar ne olursa olsun başa gelenleri kabul etmek. Olanlara, “olması gerekenler” demek. Dr. Chopra “Şimdi deneyimlediğimiz an, ‘geçmişte’ deneyimlediğimiz anların tümünün birikimidir” der. Bu nedenle; gelişmeler, olmasını istediğimiz gibi olmasa da “olanı” kabul etmemiz gerek. Gelecekte bazı şeylerin farklı olmasını dileyebiliriz, ancak önce an ’da olanı kabul etmemiz gerek. Olayları kabullenmek,bize kendi hayatımızın tek sorumlusu olduğumuzu öğretir. Kendi yolumuzu seçmek bizim elimizdedir; nasıl davranacağımızı, ne düşüneceğimizi seçmek bizim kararımızdır. Bu bilinç, muazzam bir güce sahip olmak demektir. Ancak bu bilincin ne denli büyük bir sorumluluk getirdiğini de unutmamalıyız.
İkinci aşama sorumluluktur. Bizi üzen, kırılmamıza yol açan durumlara verdiğimiz tepkileri ele alırsak, bunlar hissettiklerimize verdiğimiz tepkiler. Kendi duygularımız yaratıyor bu tepkileri. Yani hata bizim, başkalarının değil. Bu farkındalığa ulaşmak önemli. Çünkü sorumluluk almak ve onları değiştirmek bizim elimizde. Şimdi “sorumluluğu” biraz açalım. Sorumluluk almak demek, başımıza gelen olaylardan dolayı hiçbir şeyi, kendimiz dahil hiçbir kimseyi suçlamamak demek. Dr. Chopra sorumluluğu; bir durumu, bir olayı ya da bir problemi olduğu gibi kabul etmenin ötesinde, bu duruma “yaratıcı” bir karşılık verebilme yeteneği olarak tanımlar. Çünkü her problem aslında bir fırsattır. Gerekli farkındalığa sahipsek; bu durumu daha iyi bir duruma dönüştürmemize yardımcı olur. Bunu gerçekleştirdiğimizde, üzüntü diye bir duygu ortaya çıkmaz, tersine güzel durumların ortaya çıkmasını sağlayabiliriz. Bu yeni bir “bilinci” yaratmak demek. Dolayısıyla “zulüm edenler”, artık bizim yeni “öğretmenlerimizdir”. Başımıza gelenlerin arkasında yatan anlamı fark etmemiz gerek, evrimleşirken bize yardım eden bu anlamdır.

Üçüncü aşama savunmasızlıktır. Başkalarını, kendi fikirlerimize ikna etmeye çalışmak doğru değildir. Farkındalık savunmasızlık gerektirir. Kendimizi savunmamak çok büyük bir enerji tasarrufudur. Çünkü harcanacak enerji boşunadır. Dr. Chopra “Fikirlerinizi savunmaktan vazgeçin” der. Çünkü savunmasızlık, olası bir tartışmanın doğmasını engeller.
Doğanın mükemmel zekasını kullandığımızda, hiçbir uyuşmazlık yaşanmaz ve çaba harcamaksızın yolumuz açılır. Yani; kabullenme, sorumluluk ve savunmasızlığı deneyimlediğimizde hayat daha kolay akar. Bir başka deyişle, hayatı diretmeden ve sürtüşmeden yaşamamız gerek. Bilmeliyiz ki, isteklerimiz, ancak “uygun zaman” geldiğinde gerçekleşecektir. Olanı iyi, kötü ya da çirkin diye tanımlamak doğru değil. Gelecekte bazı şeylerin doğru olmasını istiyorsak, olanları “olduğu gibi” kabul etmeliyiz. Nietsche’nin dediklerine kulak verelim; “Kim yakar, yıpratır, sen izin vermezsen? Kim sever seni, sen kendini sevmezsen? Her şey sende başlar, sende biter”.
Dr. Chopra “Her eylem bir şekilde, kendine geri dönen benzer bir enerji yaratır” der. Bizim ünlü atasözümüz “Ne ekersek onu biçeriz” anlamında. Yaşarken sürekli kendimize sorarız; Neden bunlar başıma geldi? Neden kaybettim? Neden ben? Neden istediğim olmadı? Neden hakkımı alamadım? diye. Karma Yasası bu sorulara Newton Yasası’na eşdeğer bir cevap verir;” Her eylemde eşit ve zıt bir tepki vardır”. Düşünürken, konuşurken ve hareket ederken hep tepki veririz. Bu bir güç yaratır. İşte bu güç“geri bildirimi” değiştirir. Karma Yasası’na göre; hiç kimse, hareketlerinin sonuçlarından kaçamaz. Gerekli şartlar oluştuğunda sonuçları mutlaka yaşar.
Hayata ne olduğunu bilmediğimiz bir “görevle” geliyoruz. Okulda başarılı olmak, statüye sahip olmak ve çok para kazanmak amaç olmamalı. Hayatı, insanlığa faydalı olmak için yaşamalıyız. Önemli olan bunu sağlamaya çalışmak. Yeteneklerimizin farkına varmak ve onlara odaklanmak. Hayat amacımız kendimizi tanımak ve insanlığa hizmet etmek olmalı. Huzuru bulmanın başka yolu yok.
İnsan ruhsal bir varlık. Her insanın eşsiz bir yeteneği var. Bu yeteneği ifade etme şekli var. İşte bu yeteneğimizi fark etmek ve bulup çıkarmak zorundayız. Çünkü bunu fark etmek, hayatımızı değiştirecektir. Tabi ki potansiyelimizi doğru işlemek şartıyla. Dr. Chopra “saf” bilinçten söz eder, varoluşu şekillendirenin bu bilinçtir. Sadelik, mutluluk ve yaratıcılığı ortaya çıkaran bu bilinç. İnsan, kendini diğer insanlardan farklı görmemeli ve öz değerlerini unutmamalı. İçsel dinginlik yaratmalı insan. Bunun için, kendisiyle baş başa kalması, kendisiyle konuşmayı öğrenmesi gerek. Doğada yürüyüş yapmak, sessizlikle bütünleşmek önemli. Zihinsel olarak kendini yenilemek, kendini salıvermek için gerekli.
Pek çok insan sürekli olarak kendisini ya da başına gelen olayları yargılıyor. Ancak bugün kötü olan bir durum, yarın iyi bir duruma dönüşebilir. Dolayısıyla bu yargılamanın kişiye kazandırdığı bir fayda yok. Yaptığı sadece içsel bir dedikodu. Yani, boşa harcanan bir enerji. Hiçbir şeyi yargılamamak, akışa izin vermek,“alma- verme” dengesini yaratan bu akışta kalabilmek. Bütün mesele bu.
Evrenin işleyişi, hep bir alış- veriş sürecine dayanıyor. Örneğin, parayı doğru harcamalıyız. Bereketin gelmesi buna bağlı. Bir özdeyiş var bununla ilgili; “Harcamaktan korktuğumuz para, hastaneye gidebilir”. Çünkü vermemek ve döngüye katkı sağlamamak kanallarımızın tıkanmasına yol açar. Vermek para ile sınırlı değil. İnsanlara yapılan bir iyilikten, dile getirilen bir iltifattan, takdir duygusundan, iyilikler için şükretmeye dek pek çok örnek vermek mümkün. Bu verme eylemi evrene iletilir ve alma- verme dengesini sağlar.
Yaşadığımız sürece hep “seçimler” yapıyoruz. Bizden beklenen davranışları sergilemek; örneğin yönetilen bir talebi nazik biçimde cevaplamak bir seçimdir. Olumlu ya da olumsuz davranmak bizim seçimimizdir. Bu seçim hakkını doğru kullanmak çok önemli. Bunu hiç unutmamamız gerek.
Hayatımızda karmaşa yaşamamak“bize” bağlı. Bu durumda aldığımız kararlardan sorumlu olduğumuzu unutmamalıyız. Sonuçlarından dolayı;“şikâyet etmek” yok, başkalarını “suçlamak” yok. Çünkü yaşadığımız hayatı şekillendiren “biziz”.
Tuygan ÇALIKOĞLU
