Kılıçdaroğlu inanılmaz bir biçimde hedef yapılarak acımasızca eleştiriliyor. Hatta konuşmalar “eleştiri” dozunu aşarak“hakaret” nokrasına gelmiş durumda. Üstelik bunu yapanların arasında, daha düne kadar onu yere göğe sığdıramayan, ona 2. Kemal diyen,“Aziz” mertebesi veren yakın mesai arkadaşları var. Şimdi ise, “Bir tane de ben vurayım” dercesine saldırıyorlar. Kılıçdaroğlu’nun ve temsil ettiği Millet İttifakı’nın eleştirilecek pek çok yanı var. Yazılarımda bunları, birçok kez dile getirdim. Kılıçdaroğlu seçimi kazansaydı en büyük payın sahibi olacaktı. Ancak kaybetti; doğal olarak çıkan faturayı ödemek, başta onun sorumluluğu. Bu bir gerçek, bunun tersini söylemek mümkün değil. Fakat böylesine acımasızca ve özellikle kişiliğine yönelik saldırıları hoş karşılamak da mümkün değil. Bunu yapanların bir bölümünün CHP yanlısı olması ise, olayın vahametini daha da artırıyor.
Kılıçdaroğlu SZC TV’de canlı yayına çıktı. Karşısında iktidar yanlısı değil, muhalif gazeteciler vardı. Herkes Kılıçdaroğlu’ndan yeni bir şeyler söylemesini bekledi. Ancak söylemedi, aynı şeyleri tekrarlamaya devam etti. Yenilginin “büyük bir yenilgi” olmadığını söyledi. Öncelikle bu bir yenilgi. Bunu kabul etmesi ve sorumluluğun kendisine ait olduğunu dile getirmesi gerekiyordu. Seçimin“adil olmayan” şartlarda, “devlet olanakları” kullanılarak yapılmasını söylemenin de bir anlamı yok. Anayasa birçok kez “çiğnenirken” gerekli tavırlar konmadı, yasal tepkiler verilmedi. O süreci şaşkınlıkla izledim. Ne diyordu CHP kurmayları? “Erdoğan’a sandıkta kaybetmenin acısını tattıracağız ve hesap soracağız. Öylesine emindiler ki sonuçtan. Şimdi bu şartları mazeret göstermenin hiçbir anlamı yok. Seçim gecesi; Batı demokrasilerinde olduğu gibi, seçimi kaybeden parti lideri olarak, Kılıçdaroğlu istifa etmedi. Ne yaptı? MYK üyelerinin istifalarını istedi. Ancak“baş sorumlu” olarak kendisi istifa etmedi. Yeni MYK üyelerini atadı. Gidenler niye gittiler? Gelenler niye geldiler? Gidenlerden ne farkı var bu gelenlerin? Bu kişilerden, seçim sonuçlarıyla ilgili hiçbir değerlendirme, hiçbir eleştiri duymadık. Yeni bir siyaset anlayışını dile getirmiş değiller.
Şimdi hem iktidar hem muhalefet yanlısı kanallar bu konuya odaklanmış durumdalar. Dünyada neler oluyor? Başta CHP olmak üzere muhalefetin umurunda değil. Dünya Sağlık Örgütü’nün, Cenevre’deki toplantısında alınan ve Türkiye’nin de imzaladığı vahim kararlar, DSÖ’nün ulus devletlerin üzerinde büyük bir yaptırım gücüne ulaşmasının kabul edilmesi, Milli Eğitim Bakanlığı’nın, Anayasa’nın ”laiklik” ilkesine aykırı olarak, Diyanet ile yaptığı protokol kapsamında “imamlara” okullarda görev vermesi, üstelik bu kişilerin pedagojik eğitimden yoksun olmaları, ekonomide ödemeler dengesi krizi ve ülkenin temerrütte düşme olasılığı, son zamlarla hayatın yüzde 20’den fazla pahalanması gündemdeki konular değil. Varsa yoksa Kılıçdaroğlu, ne zaman istifa edeceği ve yerine kimin geleceği meselesi.
Millet İttifakı “boş yere” çok zaman harcadı, aday seçme konusuna gereken özeni ve önemi göstermedi. Kılıçdaroğlu kamuoyu yoklamalarında son sırada olduğu halde, kendisini 6’lı Masa’ya resmen dayattı. Akşener’in uyarılarına rağmen yaptı bunu. İYİ Parti’nin masadan kalktığı an bitmişti bu iş. DEVA, Gelecek, Saadet ve Demokrat Partilerinin katkıları yüzde 1- 2’leri geçmedi. Ancak Kılıçdaroğlu istediği için, CHP oylarıyla, hiç hak etmeden 38 milletvekili çıkardılar ve yollarını ayırdılar. Dahası, TBMM Başkanlık seçimlerinde CHP’ye destek vermek yerine, kendi adaylarını çıkardılar. Siyasal etik ile asla bağdaşmayan, kabul edilemez bir tavır. Bu partilerin, “muhafazakâr ve dindar” seçmende ciddiye alınacak hiçbir karşılığının olmadığını bütün Türkiye gördü. Sadece olabildiğince çok milletvekili alma peşindeydiler. Başkanlık Sistemi’nde değil 15- 20 milletvekilliği, meclisin üçte birini alsalar ne işe yarar? Bunu asla anlayamadılar. Anlamamaya da devam ediyorlar. Olan CHP’ye ve İYİ Parti’ye oldu. Üstelik İyi Parti, yaşanan olumsuzluklara karşın çok da iyi bir mücadele vermişti.
Bugün CHP’de, Kılıçdaroğlu ile ilgili üç senaryo konuşuluyor. Birincisi, derhal istifa etmesi ve yeni bir yönetimin önünü açması. İkincisi, sonbaharda yapılması muhtemel kurultaya kadar genel başkanlığı sürdürmesi, ancak aday olmaması. Üçüncüsü ise, yerel seçimlere kadar genel başkan olarak kalması, sonrasında ayrılması ve CHP’de yeni dönemin başlaması.

Herkes için doğru olan Kılıçdaroğlu’nun seçim gecesi istifa etmesiydi, ancak etmedi. Çünkü onu o koltukta tutmak isteyen, ondan beslenen, onunla var olan hatırı sayılır bir grup var CHP’de. Kılıçdaroğlu da ayrılmak istemiyor zaten. Yerel seçimleri gerekçe gösteriyor. Peki, bu yapıyla yerel seçimleri nasıl kazanacak? İYİ Parti ve HDP desteği olmadan, metropolleri nasıl elde tutacak? Bu mümkün değil. CHP’nin başında Kılıçdaroğlu varken, Akşener CHP ile bir daha ittifak yapar mı? Bana göre yapması çok zor, neredeyse imkânsız. Dolayısıyla yerel seçimlere yeni bir genel başkan ve ekibi ile girilmesi şart. Belki o zaman İYİ Parti’nin desteği alınabilir.
CHP’de kim genel başkan adayı olabilir? Bu çok önemli bir soru. Adı dolaşan, adaylık potansiyeli olan tek kişi Ekrem İmamoğlu. Hareketlenmişe benziyor, pozisyon bulmaya çalışıyor. Peki aday olur mu? Daha doğrusu olabilir mi? İki engel var bunun için. Birincisi, hukuksal açıdan sorun var. Her an Erdoğan siyasi yasak için harekete geçebilir. İkincisi, İmamoğlu neden CHP Genel Başkanı olmak istiyor? Bunu açık biçimde dile getirmiş, bir manifesto sunmuş değil. Sadece “Ben daha iyi yaparım” mesajı veriyor. CHP ile ilgili otaya koyduğu yeni bir vizyon yok. Sadece değişimi dile getiriyor. Bugünkü durumu, İnönü- Ecevit dönemine benzetenler var. Kesinlikle katılmıyorum. O dönemi, Ecevit’e çok yakın bir milletvekili olan babam Mustafa Çalıkoğlu’nun, üniversite öğrencisi oğlu olarak yakından izlemiştim. Ecevit; yıllar öncesinden dile getirdiği “Ortanın Solu” kavramıyla, CHP’yi dönüştürmek isteyen bir fikir adamıydı. CHP’nin sosyal demokrasiyi benimsenmesi, onun çabalarıyla oldu. Kitleleri hareketlendirmenin ötesinde, coşturan gerçek bir liderdi. Halkın umudu oldu. İlk seçimde de iktidar. İmamoğlu bir fikir adamı değil, böyle bir alt yapısı yok. İyi bir hatip, kitlelerle iletişimi yüksek. Hepsi o kadar. İlhan Cihaner önemli bir isim ve CHP’nin sol siyaset yapması gerektiğini, partinin sağa itildiğini ve bu haliyle CHP’nin başarılı olmayacağını söylüyor. İttifaklar kurulurken, bu ilkelere özen gösterilmediğini dile getiriyor. Son seçimin “hezimet” sayılması gerektiğinin de altını çiziyor. Sağ bilinç CHP’ye aşılanmış durumda. Sol’un her kesiminden gelen pek çok insanını bünyesinde barındırsa da hatta zaman zaman sol sloganlar kullansa da CHP’nin, sağ bir partiden farkı yok. Bu arada, adı dolaşan diğer adaylar “liderlik” için yeterli değiller. Karşımızda CHP’nin ciddi bir adaylık “meselesi” var.
Peki, neden CHP’de “liderlik” için öne çıkan isimler yok? İsmet İnönü’nün, kendisinden sonra görev yapacak kişiler konusuna ne denli önem verdiğini hiç unutmuyorum. Bu bir özgüven meselesi. “Güçlü” liderler, “güçlü” kişilerle çalışır. “Güçsüz” liderler ise“vasat” beyinlerle. İnönü’nün beraber çalıştığı isimlere bakalım; Kasım Gülek, Nihat Erim, Bülent Ecevit, Turhan Feyzioğlu ve Kemal Satır, bunların hepsi genel başkanlık ve başbakanlık yapabilecek nitelikte kişilerdi. Bir bölümü bu görevleri de yaptı. İkinci adamlar da çok önemliydi; Orhan Eyüboğlu, Kâmil Kırıkoğlu Mustafa Üstündağbu alanda saygıyla anılan isimler. Şimdi sormak istiyorum; Bugün gerçek liderlik potansiyeline sahip kim var CHP’de? Lidere yardımcı olacak, örgütü yönetecek kim var? Bu soruların cevabı yok. Ben, mühendislik sonrası aldığım “yöneticilik” eğitimim sırasında şunu öğrendim. İyi bir lider, kendisinden sonraki kadroları yetiştiren kimsedir. Bu onun birincil görevlerindendir. Ancak İnönü’den sonra gelen genel başkanların hiçbirisinde, böyle bir çaba görmedik. Kılıçdaroğlu; Baykal’a düzenlenen bir kaset operasyonu sonrasında genel başkanlığa getirildi. Yeni bir siyasal söylem ortaya koyarak, bir mücadele sürecinden geçerek gelmedi. Grupların kendi adayını çıkartamadığı, bu nedenle de kimsemin itiraz etmediği bir adaydı. Ve bugüne dek, hiçbir seçimi kazanmadığı halde, tam 13 yıldır CHP Genel Başkanı. Herkesin işine geldi bu durum. Çünkü CHP’de parti içinde“iktidar” olmak, Türkiye’de iktidar olmaktan “daha” önemlidir. Hem de dertsiz, tasasız ve konforlu bir iştir.
Kılıçdaroğlu, CHP’nin bu haftaki grup toplantısında “ilginç” bir konuşma yaptı. Değişimin önünü açacağını ve kaptan olarak gemiyi güvenli limana sokmadan bu işi bırakmayacağını söyledi. CHP’liler bu sözleri coşkuyla karşıladılar ve ayakta alkışladılar. Ancak Kılıçdaroğlu İstanbul’u seçimler öncesi Ak Parti’ye kaptırmak istemiyor. İmamoğlu’na resmen “Sen git İstanbul’a sahip çık” mesajı veriliyor. Daha doğrusu “Acele etme, sabırlı ol” deniyor. Bu nedenle sonbahardaki kurultay, daha çok şekil şartları için yapılacak gibi. Kılıçdaroğlu’nun karşısına kazanacak bir aday çıkması mümkün değil. Milletvekilleri ve belediye başkanlarının desteği ile Kılıçdaroğlu kurultayı rahatlıkla kazanır ve gerekli meşruiyeti sağlar. Peki sonrasında ne olacak? Kitleler nasıl motive edilecek? Seçim yenilgisinin faturasını kimse ödemeden CHP nasıl yoluna devam edecek? Yeni yönetim topluma nasıl güven verecek? 2019 seçimlerinde büyük başarı ittifakın başarısı olarak geldi. 2023’de ise ittifak başarılı olmadı. 2024 Yerel Seçimlerinde, İYİ Parti ve HDP kendi adaylarını çıkaracak. Metropolleri elde tutmak imkânsız gibi.
CHP, toplumla inatlaşmadan, beklentileri karşılamak zorunda. Değişim şart, ancak nasıl bir değişim? “Aynı” kişilerle ve “aynı” siyaset anlayışıyla “değişim” olmaz. Değişim Mühendisliği; aynı işi, aynı kadrolarla “daha iyi yapmak” değildir. Yapılandan “farklı” bir işi, “farklı” kadrolarla yapmak demektir. Büyüme başka türlü “asla” gerçekleşmez. Bu gerçeği Politik Pazarlama ve Politik Psikoloji söyler. Peki, bu gerçek ne kadar dikkate alınır? Bu sorunun cevabı, CHP’yi “yönetme” iddiası olanlarda.
Tuygan ÇALIKOĞLU
