Tuygan Çalıkoğlu
Köşe Yazarı
Tuygan Çalıkoğlu
 

“Bu Dünya Mutlu Olmak İçin Tasarlanmış Bir Yer Değil”

Son yıllarda arka arkaya ortaya çıkan sıra dışı olaylarla bir kaos hali yaşıyoruz. Sürdürülemez hale gelen finansal sistemin yerine, küresel sermayenin yeni bir dünya düzenini kurmak için yarattığı tam bir sefillik var. Önce pandemi yaşamınıza girdi; insanlar korkutuldu, diz çöktürüldü ve ölmemek için her dayatılanı itirazsız kabul ettiler. Sorgulama bile yapılmadı. Şimdi de enerji ve gıda krizleri ile birlikte, karşılığı olmadan basılan paraların yarattığı hiper enflasyon süreci başladı. ABD, Kanada ve Avrupa’da ekonomik ve siyasi sorunların neden olduğu isyan hareketleri ürkütüyor. Bütün bunların yanında, yine küresel sermayenin 2014 yılından bu yana hazırladığı Rusya- Ukrayna savaşı da başladı. Birçok üst düzey şirket; bu çatışmanın 3. Dünya Savaşı’na dönüşme olasılığını görmek ve önlem almak için, danışmanlık şirketlerine sipariş veriyorlar. Kısa sürede bitecek bir olay değil bu. Herkesin etkileneceği, kaybedeceği ve derin bir yoksulluğa gireceği kaotik bir süreç var karşımızda. Belli coğrafyalarda kıtlık bile yaşanacak. Savaşın durmaması halinde, ham petrol varilinin 200 doların üzerine çıkacağı iddiaları var. Özetle durum hiç açıcı değil. Bütün bu gelişmeler bana ünlü düşünür Arthur Schopenhauer’u (1788- 1860) hatırlattı ve felsefesini tekrar gözden geçirdim. Dünyanın en karamsar düşünürü olarak tanımlanan bu ünlü düşünürün dünya görüşünü ve verdiği yaşam derslerini sizlerle paylaşmanın faydalı olacağına karar verdim.   Yazının başlığı Arthur Schopenhauer’a ait. Dünyayı acı çekilen bir yer olarak tanımlayan, kurtuluş için sanatı ve estetiği öne çıkartan, dünya çapında pek çok sanatçıyı etkilemiş bir filozof. Çok çarpıcı bir sözü var; “Bugün kötü, yarın ise daha kötü olacak ve en kötüsü olana dek bu böyle devam edecek.” Mutsuz, karamsar ve üzüntülü bir çocukluk dönemi geçiren bu ünlü düşünür, daha o günlerde dünyanın sefil bir yer olduğu konusunda kuşkular geliştiriyor. İlk gençlik yıllarına geldiğinde ise, dünyadaki yaşamın sefilliği konusunda artık emin oluyor. Çünkü dünya, çok az bir mutluluk için, çok fazla ıstırap ve acı çekilen bir yer.   Schopenhauer, kendisinin “karamsar, kötümser” biri olduğuna dair yaygın kanaati reddediyor. Kendisini “gerçekçi” bir kişi olarak tanımlıyor. Gerçekçi olmak, hayatı olduğu şekliyle görmek ve kabul etmek demek. Eğer tersini yapar, yaşama abartılı anlamlar yükler ve beklentilerimizi bu doğrultuda yükseltirsek düş kırıklığımız kaçınılmaz olur.  Ancak gerçekçi olmak kolay değil. Mutsuz olmayı, yalnız kalmayı, dışlanmayı ve acı çekmekten korkmamayı öğrenmemiz gerek. Hayatta çok daha kötü durumlarla da karşılaşabiliriz. Örneğin, hayatımız alt üst olabilir, hatta rezil bir duruma bile düşebiliriz. Yaşamın içinde bunlar var. Ve sonunda hepimiz öleceğiz. Öncelikle bunları kabul etmemiz ve asla kokmamamız gerek. Çünkü bunlar bütün insanlar için var olan; acılar, ıstıraplarla dolu programlar. Kaçış yok, zamanı gelince bunları yaşamak kaçınılmaz. Bu açıdan bakarsak korkmanın hiç bir faydası yok. Sonuçta, korksak da korkmasak da bu süreci yaşayacağız. Yüksek beklentiler oluşturmamak, daha az acı çekmeye yardımcı olacaktır. Bu bağlamda önemli bulduğum bir özdeyişi paylaşmak istiyorum;“İnsanları oldukları gibi kabul etmek, olmadıkları bir kişiye dönüştürmekten daha iyidir.”   Bu dünyada mutluluk peşinde koşmaktan vazgeçmemiz gerekli. Unutmayalım ki; dünya mutlu olmak için gelinen bir yer değil. Schopenhauer’a göre dünyanın böyle bir yer olduğunu sanmak, insanın en büyük kusuru.  Çünkü mutluluk peşinde koşmak sefilleşmeye yol açacaktır. Sigmund Freud’un “İnsanın özünde mutluluk bulunduğunu sanmıyorum, bulunsa bile bunun çok az olduğuna eminim” sözünü hatırlarsak Schopenhouer’in sözleri şaşırtıcı değil.   Yaşarken üzülmek, acı çekmek, kaçınılmaz olduğuna göre, bazı gerçekleri hatırlamak zorundayız. Bu acıyı ilk kez biz çekmiyoruz; “Binlerce yıldır, milyonlarca insan bu acıları çekti, şimdi sıra bizde” demek en akılcı yol. İnsanın böyle bir durumda “Neden ben?” demesi doğru değil. Acıya yol açan her ne ise; bu kayıpları yaşayarak, bu acıları çeken insanlarla bir paydada buluşmuş oluyoruz. Schopenhauer’un insanlara “acıyı bilge biçimde yaşayın” tavsiyesi bu nedenle çok gerçekçi. İyi bir yaşam sürmek için insanın sevdiği faaliyetler yapması, bunun için kendini programlaması gerek. Bu faaliyetleri yaparken,başkalarının takdir etmesini beklememeli. Schopenhauer bizi ısrarla uyarıyor, sevdiğimiz faaliyetlere devam etmemizi ve kendimizi takdir etmemizi önemle hatırlatıyor. Ünlü düşünürün bize aktardığıders niteliğinde bir anısı var. 30’lu yaşlarında yayınlanan kitabı “İstenç ve Tasarım Olarak Dünya” neredeyse hiç satmıyor. Ancak Schopenhauer’un bu durum karşısındaki yorumu çok dikkat çekici; “Kitabımın az satılması, kitabımın kalitesini belirleyemez. Ben kaliteli bir kitap yazdığımdan eminim. Bu nedenle yazmaya devam edeceğim.” Bu kitap ileriki yıllarda büyük ilgi görüyor ve üniversitelerde ders olarak okutuluyor. Günümüzde de önemi giderek artan bir kitap.   Scophenhauer için “kişilik” çok önemli.  Kendimizi; asla mal- mülk ile şan- şöhret ile statü- mevki ile ve gösterilen ilgi ile değil, kişiliğimizle tanımlamamızı tavsiye ediyor. İyi bir kişiliğe sahip olmak ve onu geliştirmeye çalışmak temel hedefimiz olmalı. Güçlünün yanında değil, haklının yanında olmak, herkes bizi dışlasa da, ne pahasına olursa olsun doğru bildiğimizi söylemek çok önemli erdemler.   İnsan sürekli olarak her şeyin daha fazlasını gerçekleştirmek istiyor. Günümüzde kitle iletişim araçlarının bu amaçla yaptığı çok fazla manipülasyonlar, yönlendirmeler var. “Daha fazlasını iste” çok popüler bir motto. “Tükettikçe var olduğunu hisseden insan” var günümüzde. İnsan sürekli olarak doyumsuz, hep bir tatmin arayışında. Ancak tatmin, tatminsizlik doğuruyor ve yeni tatminler peşine düşüyor. Bu arayışlar iç karatıcı süreçler. Schopenhauer bu süreçleri “istenç” olarak adlandırıyor ve insanın çektiği tüm acıların kaynağı olarak görüyor. İstenç saf bir enerji; ama hiçbir yöne çevrilmeyen, duyularımızla algıladığımız dünyada ortaya çıkan ve her şeyden sorumlu olan saf bir enerji. Bu enerji bir doyumsuzluk taşıyor ve herhangi bir mantığı yok. Bu nedenle isteklerimizin bir mantık taşıması da söz konusu değil. Salt doyumsuzlukla hareket ediyoruz. Yaşadığımız düş kırıklıklarının, öfkenin temelinde hep bu kavram var. Ünlü düşünürün dile ettirdiği gibi; dünya iyi ya da kötü değil, sadece anlamsız. Unutmamamız gerekir ki; mutluluk en fazla bir parça haz getiriyor, ancak bu haz da uzun süreli değil. Sonunda yine acı ve üzüntünün devreye gireceği yeni bir kısır döngü kaçınılmaz oluyor.   İnsanlar mı, yoksa hayatın kendisi mi karamsar? Yaşamda pek çok acılarla karşılaşıyoruz; Ölümler,  hastalıklar, doğal afetler vs. Ayrıca insanın insana yaratığı acılar da var. Yaşam bunlarla mücadele etmekle geçiyor. Hayat böyle bir şey. Bu nedenle de karamsarlık kaçınılmaz oluyor. Hayatın amacı mutlu olmak mı? Mutluluk en yüksek değer mi? Yaşamı sorgularsak, dünyadaki yaşamın insanı mutlu ettiğini söylemek zor. En somut örnekler yaşlı insanlar. Yüzlerine dikkatle bakarsak yaşadıkları “hayal kırıklıklarını” görebiliriz. Çoğu insan geçmişini sorguladığında, dünya ile yaptığı mutluluk savaşını kaybettiğini görür.  Bu nedenle mutluluk peşinde koşturmak  “beyhude bir çaba”. Schopenhauer         “Felaketten kurtulmanın en güvenilir yolu, aşırı mutlu olmayı beklememektir.” diyor. Çünkü aşırı mutluluk, aşırı hüznü de yaratır. Dolayısıyla mutluluğu tutkuyla arzulamanın, onun karşıtı olan hüznü de beraberinde getirmesi kaçınılmazdır.   Peki, mutluluğu kovalamak yanlışsa ne yapmalı? Mutluluk yerine acılara odaklanmak rasyonel bir çözüm. Bir başka deyişle, mutluğu artırmak yerine, acıları azaltmaya çalışmak. Bunu yapmanın iki yolu var; birincisi sanat ve felsefeye yönelmek, ikincisi ise “kahramanca” yaşamak, yani hayattaki her çeşit arzu, zevk ve ihtirastan uzaklaşmak, dünyevi arzulardan bağını kopartmak.  Çünkü yaşam bir yanılsama, bir illüzyon. Hayat böylesine acılarla doluysa, insan neden bu yaşamı sürdürüyor? Schopenhaur’un bu soruya cevabı “istenç”. İçimizde olan ve her şeye rağmen yaşamda kalmamızı sağlayan bir güç, bir enerji. Beyine yerleştirilmiş bir kot diyebiliriz istence. İnsanın kendisinin kontrol etmesinin mümkün olmadığı bir kot. Aynen bir robot gibi, insanların da hayata tutunmak için bir programları var.   Tuygan ÇALIKOĞLU
Ekleme Tarihi: 27 Aralık 2025 -Cumartesi

“Bu Dünya Mutlu Olmak İçin Tasarlanmış Bir Yer Değil”

Son yıllarda arka arkaya ortaya çıkan sıra dışı olaylarla bir kaos hali yaşıyoruz. Sürdürülemez hale gelen finansal sistemin yerine, küresel sermayenin yeni bir dünya düzenini kurmak için yarattığı tam bir sefillik var. Önce pandemi yaşamınıza girdi; insanlar korkutuldu, diz çöktürüldü ve ölmemek için her dayatılanı itirazsız kabul ettiler. Sorgulama bile yapılmadı. Şimdi de enerji ve gıda krizleri ile birlikte, karşılığı olmadan basılan paraların yarattığı hiper enflasyon süreci başladı. ABD, Kanada ve Avrupa’da ekonomik ve siyasi sorunların neden olduğu isyan hareketleri ürkütüyor. Bütün bunların yanında, yine küresel sermayenin 2014 yılından bu yana hazırladığı Rusya- Ukrayna savaşı da başladı. Birçok üst düzey şirket; bu çatışmanın 3. Dünya Savaşı’na dönüşme olasılığını görmek ve önlem almak için, danışmanlık şirketlerine sipariş veriyorlar. Kısa sürede bitecek bir olay değil bu. Herkesin etkileneceği, kaybedeceği ve derin bir yoksulluğa gireceği kaotik bir süreç var karşımızda. Belli coğrafyalarda kıtlık bile yaşanacak. Savaşın durmaması halinde, ham petrol varilinin 200 doların üzerine çıkacağı iddiaları var. Özetle durum hiç açıcı değil. Bütün bu gelişmeler bana ünlü düşünür Arthur Schopenhauer’u (1788- 1860) hatırlattı ve felsefesini tekrar gözden geçirdim. Dünyanın en karamsar düşünürü olarak tanımlanan bu ünlü düşünürün dünya görüşünü ve verdiği yaşam derslerini sizlerle paylaşmanın faydalı olacağına karar verdim.

 

Yazının başlığı Arthur Schopenhauer’a ait. Dünyayı acı çekilen bir yer olarak tanımlayan, kurtuluş için sanatı ve estetiği öne çıkartan, dünya çapında pek çok sanatçıyı etkilemiş bir filozof. Çok çarpıcı bir sözü var; “Bugün kötü, yarın ise daha kötü olacak ve en kötüsü olana dek bu böyle devam edecek.” Mutsuz, karamsar ve üzüntülü bir çocukluk dönemi geçiren bu ünlü düşünür, daha o günlerde dünyanın sefil bir yer olduğu konusunda kuşkular geliştiriyor. İlk gençlik yıllarına geldiğinde ise, dünyadaki yaşamın sefilliği konusunda artık emin oluyor. Çünkü dünya, çok az bir mutluluk için, çok fazla ıstırap ve acı çekilen bir yer.

 

Schopenhauer, kendisinin “karamsar, kötümser” biri olduğuna dair yaygın kanaati reddediyor. Kendisini “gerçekçi” bir kişi olarak tanımlıyor. Gerçekçi olmak, hayatı olduğu şekliyle görmek ve kabul etmek demek. Eğer tersini yapar, yaşama abartılı anlamlar yükler ve beklentilerimizi bu doğrultuda yükseltirsek düş kırıklığımız kaçınılmaz olur.  Ancak gerçekçi olmak kolay değil. Mutsuz olmayı, yalnız kalmayı, dışlanmayı ve acı çekmekten korkmamayı öğrenmemiz gerek. Hayatta çok daha kötü durumlarla da karşılaşabiliriz. Örneğin, hayatımız alt üst olabilir, hatta rezil bir duruma bile düşebiliriz. Yaşamın içinde bunlar var. Ve sonunda hepimiz öleceğiz. Öncelikle bunları kabul etmemiz ve asla kokmamamız gerek. Çünkü bunlar bütün insanlar için var olan; acılar, ıstıraplarla dolu programlar. Kaçış yok, zamanı gelince bunları yaşamak kaçınılmaz. Bu açıdan bakarsak korkmanın hiç bir faydası yok. Sonuçta, korksak da korkmasak da bu süreci yaşayacağız. Yüksek beklentiler oluşturmamak, daha az acı çekmeye yardımcı olacaktır. Bu bağlamda önemli bulduğum bir özdeyişi paylaşmak istiyorum;“İnsanları oldukları gibi kabul etmek, olmadıkları bir kişiye dönüştürmekten daha iyidir.”

 

Bu dünyada mutluluk peşinde koşmaktan vazgeçmemiz gerekli. Unutmayalım ki; dünya mutlu olmak için gelinen bir yer değil. Schopenhauer’a göre dünyanın böyle bir yer olduğunu sanmak, insanın en büyük kusuru.  Çünkü mutluluk peşinde koşmak sefilleşmeye yol açacaktır. Sigmund Freud’un “İnsanın özünde mutluluk bulunduğunu sanmıyorum, bulunsa bile bunun çok az olduğuna eminim” sözünü hatırlarsak Schopenhouer’in sözleri şaşırtıcı değil.

 

Yaşarken üzülmek, acı çekmek, kaçınılmaz olduğuna göre, bazı gerçekleri hatırlamak zorundayız. Bu acıyı ilk kez biz çekmiyoruz; “Binlerce yıldır, milyonlarca insan bu acıları çekti, şimdi sıra bizde” demek en akılcı yol. İnsanın böyle bir durumda “Neden ben?” demesi doğru değil. Acıya yol açan her ne ise; bu kayıpları yaşayarak, bu acıları çeken insanlarla bir paydada buluşmuş oluyoruz. Schopenhauer’un insanlara “acıyı bilge biçimde yaşayın” tavsiyesi bu nedenle çok gerçekçi.

İyi bir yaşam sürmek için insanın sevdiği faaliyetler yapması, bunun için kendini programlaması gerek. Bu faaliyetleri yaparken,başkalarının takdir etmesini beklememeli. Schopenhauer bizi ısrarla uyarıyor, sevdiğimiz faaliyetlere devam etmemizi ve kendimizi takdir etmemizi önemle hatırlatıyor. Ünlü düşünürün bize aktardığıders niteliğinde bir anısı var. 30’lu yaşlarında yayınlanan kitabı “İstenç ve Tasarım Olarak Dünya” neredeyse hiç satmıyor. Ancak Schopenhauer’un bu durum karşısındaki yorumu çok dikkat çekici; “Kitabımın az satılması, kitabımın kalitesini belirleyemez. Ben kaliteli bir kitap yazdığımdan eminim. Bu nedenle yazmaya devam edeceğim.” Bu kitap ileriki yıllarda büyük ilgi görüyor ve üniversitelerde ders olarak okutuluyor. Günümüzde de önemi giderek artan bir kitap.

 

Scophenhauer için “kişilik” çok önemli.  Kendimizi; asla mal- mülk ile şan- şöhret ile statü- mevki ile ve gösterilen ilgi ile değil, kişiliğimizle tanımlamamızı tavsiye ediyor. İyi bir kişiliğe sahip olmak ve onu geliştirmeye çalışmak temel hedefimiz olmalı. Güçlünün yanında değil, haklının yanında olmak, herkes bizi dışlasa da, ne pahasına olursa olsun doğru bildiğimizi söylemek çok önemli erdemler.

 

İnsan sürekli olarak her şeyin daha fazlasını gerçekleştirmek istiyor. Günümüzde kitle iletişim araçlarının bu amaçla yaptığı çok fazla manipülasyonlar, yönlendirmeler var. “Daha fazlasını iste” çok popüler bir motto. “Tükettikçe var olduğunu hisseden insan” var günümüzde. İnsan sürekli olarak doyumsuz, hep bir tatmin arayışında. Ancak tatmin, tatminsizlik doğuruyor ve yeni tatminler peşine düşüyor. Bu arayışlar iç karatıcı süreçler. Schopenhauer bu süreçleri “istenç” olarak adlandırıyor ve insanın çektiği tüm acıların kaynağı olarak görüyor. İstenç saf bir enerji; ama hiçbir yöne çevrilmeyen, duyularımızla algıladığımız dünyada ortaya çıkan ve her şeyden sorumlu olan saf bir enerji. Bu enerji bir doyumsuzluk taşıyor ve herhangi bir mantığı yok. Bu nedenle isteklerimizin bir mantık taşıması da söz konusu değil. Salt doyumsuzlukla hareket ediyoruz. Yaşadığımız düş kırıklıklarının, öfkenin temelinde hep bu kavram var. Ünlü düşünürün dile ettirdiği gibi; dünya iyi ya da kötü değil, sadece anlamsız. Unutmamamız gerekir ki; mutluluk en fazla bir parça haz getiriyor, ancak bu haz da uzun süreli değil. Sonunda yine acı ve üzüntünün devreye gireceği yeni bir kısır döngü kaçınılmaz oluyor.

 

İnsanlar mı, yoksa hayatın kendisi mi karamsar? Yaşamda pek çok acılarla karşılaşıyoruz; Ölümler,  hastalıklar, doğal afetler vs. Ayrıca insanın insana yaratığı acılar da var. Yaşam bunlarla mücadele etmekle geçiyor. Hayat böyle bir şey. Bu nedenle de karamsarlık kaçınılmaz oluyor. Hayatın amacı mutlu olmak mı? Mutluluk en yüksek değer mi? Yaşamı sorgularsak, dünyadaki yaşamın insanı mutlu ettiğini söylemek zor. En somut örnekler yaşlı insanlar. Yüzlerine dikkatle bakarsak yaşadıkları “hayal kırıklıklarını” görebiliriz. Çoğu insan geçmişini sorguladığında, dünya ile yaptığı mutluluk savaşını kaybettiğini görür.  Bu nedenle mutluluk peşinde koşturmak  “beyhude bir çaba”. Schopenhauer         “Felaketten kurtulmanın en güvenilir yolu, aşırı mutlu olmayı beklememektir.” diyor. Çünkü aşırı mutluluk, aşırı hüznü de yaratır. Dolayısıyla mutluluğu tutkuyla arzulamanın, onun karşıtı olan hüznü de beraberinde getirmesi kaçınılmazdır.

 

Peki, mutluluğu kovalamak yanlışsa ne yapmalı? Mutluluk yerine acılara odaklanmak rasyonel bir çözüm. Bir başka deyişle, mutluğu artırmak yerine, acıları azaltmaya çalışmak. Bunu yapmanın iki yolu var; birincisi sanat ve felsefeye yönelmek, ikincisi ise “kahramanca” yaşamak, yani hayattaki her çeşit arzu, zevk ve ihtirastan uzaklaşmak, dünyevi arzulardan bağını kopartmak.  Çünkü yaşam bir yanılsama, bir illüzyon. Hayat böylesine acılarla doluysa, insan neden bu yaşamı sürdürüyor? Schopenhaur’un bu soruya cevabı “istenç”. İçimizde olan ve her şeye rağmen yaşamda kalmamızı sağlayan bir güç, bir enerji. Beyine yerleştirilmiş bir kot diyebiliriz istence. İnsanın kendisinin kontrol etmesinin mümkün olmadığı bir kot. Aynen bir robot gibi, insanların da hayata tutunmak için bir programları var.

 

Tuygan ÇALIKOĞLU

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve canakkaleaynalipazar.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.