Yüzyıllar boyunca Çanakkale meyhaneleri ya Gedikli yahut koltuk olmuştur. Gedikli meyhaneler, işleten sahiplerinin elinde devletten alınmış ruhsatname, bir berat bulunan meyhanelerdir. Bir iş için, dükkân sahibinin elindeki ruhsatnameye verilmiştir. Gedik babadan evlada kalır. Yahut ustadan çırağa, kalfaya devredilir yahut işten çekilen sahibi tarafından, loncasının muvafakati ile bir başkasına satılırdı. İşin ehli olması şart ile. Çanakkale yerel kaynaklarımıza göre meyhanecilerin isimleri geçmiş ve bütün meyhaneler, gedikli meyhanelerdir. Gedik kâğıtlarında, ruhsatnamelerinde alındığı devrin padişahının turası bulunduğu için Gedikli meyhanelere meyhane adı da verilirdi.

Koltuklar ruhsat nağmesiz kaçak meyhanelerdir. Adamın elinde bakkal gediği vardır, yolunu bulur, bir fıçı şarap, birkaç damacana rakı atar dükkânının bir köşesini meyhane yapardı. Bunlar yaşını başını almış adamlardı. Koltuklara, evine içki sokamayan yahut sokmak istemeyen kibar takımı uğrardı, yar ve ağyar gözlerinden saklı iki üç kadeh rakısını, bir iki bardak şarabını içer, ağzını siler, evinin yolunu tutardı.

Çanakkale’ye mahsus bir de "Ayaklı Meyhaneler’’ vardı. İçkinin seyyar satıcıları idi bunlar. Hepsi istisnasız Ermeni’den olurdu. Dükkânı, tezgâhı, ustası, sakisi hep kendisi olurdu. Bellerine ucu musluklu ve içi rakı yahut şarap doldurulmuş uzun bir koyun barsak sararlar, sırtlarında cübbeye benzer bir üstlük, iç cebinde bir kadeh, omuzlarına da alameti farika olarak bir peşkir atarlardı. Ve en çok kır bahçe kapısı dışında liman İskelesi civarında, saat kulesi etrafında akşam karanlığında kayık is kelelerinde dolaşırlardı, müşterileri yalın ayaklı, yarım pabuçlu kayıkçılar, hamallar, yanaşmalar, uşaklardı. Kuşağının altından musluğu açar, kadehi doldurur, peşine takılmış müşteri sine içkiyi sunardı. Kadehi alan da iki yudumda içer, ağzını da elinin tersi ile silerdi, argo deyimi ile ona da ‘’Yumruk Mezesi’’ denilirdi. Ayaklı meyhanelerin cömertçe si ise cebinden iki üç leblebi çıkarıp verirdi.

Çanakkale meyhaneleri ile namlı meyhaneciler hakkında en eski kayıtlara, On yedinci yüzyılda yaşamış Evliye Çelebinin seyahatnamesinde rastlanır. Belki, Cenevizliler zamanından kalmış olup, yakınca bir zamanda yık- tırılmış olan ve asıl şekli ancak son yıllarında bozulmuş bulunan Bozcaada’nın meşhur Gazaroz’un meyhanesinin benzerleriydi,

Çanakkaleli Kilitbahir li sandalcı liman iskelesinde mevsim mevsim saz şairlerimiz destanlar, semailer okuyarak, sazlar, curalar, iki ve dört-elliler, zurnalar, zilli maşalar, darbukalar, davullar, rübaplar, neyler, nısfiyeler, giriftler, kavallar çalarak allı pullu, cepkenli, sırmalı etekli, hoş endam, hoş biram, kâküllü, düzgünlük, benli, sürmeli köçekler oynatarak, nâralar, kadeh kırmalar, bıçak, kama, pala, gaddare kulaklı çekmeler, usturpa, ucu demirli cop, sandalye bacağı kullanmalar, atımalar, kapışmalar, türlü türlü sululuklar, hatta rezaletler arasında ömür geçirmişlerdir.

Saat kulesi karşısındaki sokaktan geçerken birtakım meyhaneler görürsünüz ki, otuz arşın eninde ve kırk-elli arşın boyundadır. Bu meyhanenin sokak cihetine yakın bir tarafında süslüce bir tezgâh görüp de onun ön tarafında da mermerden heykelcikler sarhoşluğun güzelliğinin işareti olarak görülürdü.
Bu, meyhanenin boylu boyunca iki yahut üç sıra olarak birbirinin üzerine dizilmiş olan bilmem kaç okkalık fıçılara dikkatinizi hemen çekerdi. Üzerlerindeki numaralar size bu fıçıların da henüz birkaç seneden beri yapılıp konmuş olduğuydu. Bazı meyhanelerde bu fıçıların çivit mavisi yahut beyaz renklerde boyanmış görünmesi zannımızı kuvvetlendirse de yağış görmeyen meşe tahtaları kaç yüz sene dayanabilirse, bunların da oracıkta ne zamandan beri hizmetinde olduklarını tahmin edebilirsiniz. Halbuki Çanakkale saat kulesi karşısındaki sokak içindeki meyhanelerin çoğunda bu fıçılar boştur. Bugün bu fıçıların tıka basa dolu oldukları zamanı, içlerindeki içkilerindeki içkileri tahta deliklerinden sızdırdıkları zamanı, ağaç musluklarından damlamakta olduğu zamanı Çanakkale’de görene rastlanmaz.

Çanakkale liman sokağındaki meyhaneler ise kendi hallerince ve kendi âlemlerince böyle büyük büyük günler görmüş eskilerden olup onlara nispetle Aynalı gazinolardır. Eski meyhanelerin müdavimleri yeniçeriler ve kalyonculara bedel şimdi tulumbacılar, sırık hamalları, sandalcılar görülmektedir.
Fıçının içindeki bâde içildiği zaman fıçının içinde durduğu gibi durmaz. Meyhane müdavimleri yeniçeri, kalyoncular, tulumbacının, hamallar ve sandalcılar. Bazılarında arşın boyundaki piştovlar, ile birer kulaç boyundaki yatağanları ve birer karış kamaları ve altı ateşli tabancalarını kullanarak bazı zamanlar yok yere meyhanede canavarlaşıp cinayet işlerler.

Çanakkale meyhanelerinin belalılarından bir gurupta Çanakkale tulumbacıları idi. Meyhanede tulumbacılar birer bardak şarap içip kendilerine mahsus tavır ile şöyle keseriz, böyle biçeriz diye konuşmaya, yave söylemeye başlarlardı. Meyhane âlemi bu ya, herkes içinde ne varsa dışarı atar. Bu herifler ağızları ile atar tutar, gözleri ile de etrafı süzerlerdi. Meyhane bulaşığı adamların âdeti buydu.
Ramazan ayında Çanakkale meyhaneleri kapatılırdı Bazı meyhaneler bayramda da açılmazdı. Vakanüvis Vasıf Efendi (ölümü 1806) şöyle anlatıyor: ‘’Akşamcı müşteriler, hele sofra açtıranlar, meyhanenin velinimetleri bilinirdi. Ramazan ayı, kandil akşamları arada cuma akşamları, bayram akşamları, fevkalâde şahsi mazeretler hariç, aynı meyhaneye yıl boyunca, yıllar boyunca devam etmeyen akşamcı müşterilerin evlerine büyük bir kayık tabağına konulan uskumru ya da midye dolmalarının adı ise “unutma beni dolması” olarak bilinirdi.
Bu dolma, mekân sahiplerinin müdavim müşterilere “hazır ve nazırız, tek eksiğimiz sizsiniz” mesajını ilettiği davetiyeye idi. Ama bir midye dolması ki ağızlara layıktı. Günümüz içkili lokantalarına o dolmayı yaptıramazsınız.
Meselâ 100 adet midye dolması yapılacaksa, 100 adet dolmalık iri midyenin yanında 200 adet de küçük iç midye alınır, o iç midyeler kırılıp dolmanın üzümlü fıstıklı iç harcına katılır, dolmayı yiyen, kapakta ki iki midye diliminin yanında harç içinde midyeyi tadar, kapakta midye, harcında pilâv yemezdi.

Unutma bizi dolması olarak bazen de uskumru balığı dolması yollanırdı. Dolmaları bir palikarya getirirdi, paskalyalık esvaplarını giymiş, kulak sayvanı ardına konmuş bir çiçek şakak üstünde ve ayaklarında beyaz tire çoraplar, Bozcaada yemenilerinin kundura ökçelerini köçek adımı ile tıkır tıkır vurarak.
Akşamcılar gönül, saz ve söz sahibi olurdu. Eli bıçaklı, yağlı kara olurdu: bir takımın devam ettiği meyhaneye öbür takım gitmez, gitse rahat edemezdi. Meyhaneciler de kendi müşterilerinin hizmetine canla başla koştukları halde yeni bir müşteriyi evvelâ göz, sonra söz, ülfet mizanına vururlar, meyhanelerinin havasına uymuyorsa isteksiz hizmet ederlerdi. Para kaygısı çok sonra gelirdi.
Bir Kalyoncu neferi Kalyoncu kolluğundaki odasına gelecek bir misafirini ağırlamak için et almış, ızgarada pişirmesi için de bir meyhane işçisine götürmüş meyhane işçisi de;
Sen bizim şerbetimizi her zaman içen biri değildin diyerek bu isteğini geri çevirmiş. Kalyoncu zorbalık yapınca meyhane işçilerinden biri kalyoncuyu öldürmüştü. Katili aralarında gizlemek isteyen otuz kadar meyhane uşağını hemen o akşam çarşı boyunda asmışlardı.
Devlet ricalinden, kalem emirlerinden, hata ulemadan ve müderrislerden bile, kıyafetlerini tebdil değiştirip, gedikli meyhanelere gidenler olurdu. Bazı fakir akşamcılar da vardı ki, tatlı dili, güzel sözü veya herhangi bir sazdaki hüneri yüzünden meyhanelerde her akşam bir sofranın misafiri olurdu.
Çığırtma, meyhane havasına yaraşan en iyi sazdır. Ve bu saz yüzünden de yüzü tüylenmeden akşamcılar arasına düşmüş tüysüzler vardı. Meyhane âlemlerinden kendisini kurtaramamış, meyhane meyhane dolaşmış, rakıyı bol, ahbabı teklifsiz bulmuş. Bir kırba yaptırmış, son girdiği meyhaneden de onu doldurtur, evine dönerken yolda da onu devirir, içermiş ‘’dede’’ lâkabını da o sebeple almış.
Şaraptan, bâdeden, meyden, sakiden, meyhaneden uzun uzun manzumeler yazmıştır. Soğuk kış geceleri içki sofrası başında toplanmış yara-yarene hararetli hararetli okur, hayran hayran dinlenirdi, Palikarlar, Pedimular da kendi aralarında ‘’Megaalos Daskalos’’ derlerdi. Bu nedenle sokak içindeki meyhanenin adı ‘’Daskolos’’tu. (Öğretmen)
Çanakkale meyhanelerinin mezelerine gelince, çeşitli mezelerini sizlere anlatalım. Neler neler yok ki; ‘’Ceviz, kestane, bâdem, fıstık, fındık, şekerli leblebi, kiraz, armut, ayva, nar, çilek, incir, kavun, karpuz, kızılcık, şeftali, elma, hurma, kurabiye, akide şekeri, bâdem şekeri. Balık yumurtası, kiremitte palamut, pastırma, havyar, tarak ve ıstakoz, midye, balık turşusu, sardalya, peynirin her bir türü. Sığır dili, kavurma, kuş kebabı, koç yumurtası, ciğer kebap” Meyhanede akşamcılar sofrasının nasıl hazırlandığına gelince; Masalarda bembeyaz masa örtüleri ütülü masa üzerine serilirdi. Masadaki sürahiler ve kadehler çok önemliydi. Çanakkale saat kulesi karşısındaki bu meyhanenin bir yangında tamamen yanmıştır.
Oktay Güldüren
Çanakkale Günlükleri Kitabından

